Öykü

Paşa Ali Bay’ın Güzel Bir Öyküsü Daha.

TAŞ MEDRESE, Öykü

Garipler dergâhı bu, kapısı kapanmadı

 Garipler diyarı bu, yolcusu usanmadı…

1750 yılında taze bir bahar sabahı. Uzunca Yörük Kervanı, Maraş, Kayseri, Develi derken, en sonunda Dündarlı’ya ulaştı. Taze bahar sularının dolup taştığı Goca Çay’ın başından soluklanıp yola koyuldu. Sulucaova’yı geçmiş Çamardı’dan aşağı, Pozantı’ya doğru ağır ağır ilerliyordu…

Demirkazık Dağı’ndan aşağı Çamardı’na doğru serin bir rüzgâr esiyor. Rüzgâr, Çamardı’nı aşıp Pozantı’ya doğru kervanla birlikte yol aldı. Pozantı’yı geçip Solaklı Köyü’nde, bir çeşme başında duraksadılar.

Çeşme başında oyun oynayan iki çocuğa neneleri bekçilik ediyordu. İhtiyar kadın kervancı başına seslendi,

-Bre kervancı başı! Nerden, gelir nere gidersiniz?

-Maraş ellerinden gelir, Ege ellerine gideriz ana.

-Gelirken hiç rast geldin mi, yok mu şu fidanlarıma bir su başı…

-Bu fidanlar bu çeşme başında büyümez ana, bunlara deryalar lazım.

-Nerde bu derya, bre kervancı başı?

-Bir el var, Dündarlı derler. Deryanın başında…

-Fidanları sulansın, biz gibi cahal kalmasın…

-Nene! al bu fidanları, sal oralara.

Soluklanan kervan, sularını doldurup ağır ağır yola koyuldu.

Nene, torunlarına seslenip yanına çağırdı. “Kuzularım ben gayrı gocadım, size bir yer buldum” dedi. Nene bu kararında ısrarlaydı.

***

Ertesi gün oldu. İki torun nenelerinin hazırladığı azıkları bel­lerine dolayıp, ceplerine konan üç beş kuruş akçeyle yola çıktılar.

Nene, elindeki mektubu“bunu Dündarlı eline varınca müderrise ver” diyerek büyük torununun eline sıkıştırdı. Torunlar, bir gün sürecek yolculuğa çıkmaya hazırdı. Büyük olanı, ara sıra durup koynundaki mektupta ne yazdığını merak ediyordu. Yollarda kimseye soramıyorlardı da ne yazdığını. Kamışlı’yı, Çamardı’nı Bayamderesi’ni[1] sırayla geçip gidiyorlardı.

Dar Boğaz’ı geçecekleri vakit yukarıdan tok bir ses geldi. Sesin sahibi “heeeyy! durun hele çocuklar” dedi. Çocuklar sesin sahibini görüp duraksadı. Sesin sahibi, yol kenarında hâkim bir yerde bağdaş kurmuş oturuyordu.

Saçı sakalı birbirine karışık, kuşağında hançer takılı, kara yağız bir eş­kıyaydı, bu tok sesin sahibi. Burayı mesken tutmuş, gelenden geçenden haraç alıyordu. İki kardeş kayalara tutunarak, eşkıyanın yanına var­dı. Az ilerde, kayalar arasında birkaç eşkıya daha göründü.

Eşkıya başı bağırdı:

-Nere böyle çocuklar, bu ıssız yazıda tek başınıza?

-Dündarlı diye bir el varmış, ora gideriz.

-Bilir misiniz yolunu?

-Yörük kervancısı söyledi idi. Dağların eteklerinde, duldada kalırmış. Su akar­mış içinden.

-Ne işiniz var oralarda?

-Müderrise gideriz…

Eşkıya başı Çerkez Halil bu iki kardeşi sevdi. Karınlarını doyurup adam­larına emir verdi. “Alın bu çocukları Dikili Tepesi’nde bırakın. Arkalarından da bakın, köye varana kadar muhanat[2]* olun”

Karınları doyan çocuklar, eşkıya atına binip Dikili Tepesi’ne kadar geldi. Deli Bekir, hâkim bir tepe olan Dikili de çocukları attan indirmeden önce, çevreyi bir güzel tanıttı. “Şu koca dağ var ya işte onun adı İsmail Dağı. Sevdası uğruna can veren İsmail’in Dağı. Sağdaki görünen birkaç hane köy de Sulucaova. Hemen alt tarafı­mız da Kara Tepe. Şu yeşillik alana kadar hiç durmadan yürüyün. Ne­hirler gibi çağlayan sular gelecek. Suyu takip edin. Suyun başında, aradığınız müderrisi bulacaksınız.”

İki kardeş attan inip, Dikili Yokuşu’ndan aşağı yürüdüler. Yol, yılan gibi kıvrılarak akıp gidiyordu. Deli Bekir, çocuklar sağ salim su başına varana kadar Dikili Tepesi’nde bekledi.

Deli Bekir, Dar Boğaz’a geldiğinde Çerkez Halil yerinde yarı uyur haldeydi. Deli Bekir’e sordu.

-Çocuklar sağ salim vardılar mı su başına?

-Vardılar ağam.

-Biz anasız babasız büyüdük. Buralar meskenimiz oldu. Bari onlar yer yurt sahibi olsun. Okusunlar yazsınlar. Fakı (Fakih) olsunlar da anlatsınlar dertlerimizi dil­den dile, nesilden nesile…

***

Suya ulaşan iki kardeş, deryalar gibi akan sudan avuç avuç içip ellerini yüzlerini yıkadılar. Nenelerinin hazırladığı azığı açıp suyun başına sofrayı serdiler. Ku­rumuş bir ekmek, bir baş soğan…

Sofra başından kalkıp eşkıya Deli Bekir’in dediği gibi suyu takip ederek yirmi otuz hanelik köyün meydanına vardılar. Yuvadan yeni çıkmış yavru kuş gibi yapayalnızdılar. Meraklı gözler, onları seyrediyordu. Bir taraftan Yörük Kervanları gelip, suyun başındaki Hana giriyor, bir taraftan da yola çıkacak kervan altı göz odalı hanın önünde bekliyordu.

Komşu köyden gelen çerçi öte beri satıyor, Yörüklerle takasa giriyordu. Taze peynir, kilim, çuval alıyor karşılığında nohut, buğday, fasulye veriyordu. Takas bitince çerçinin başına genç kızlar geliyor, kimisi parmağına bakırdan yü­zük bakıyor, kimisi de kolye alıp gerdanına takıyordu.

Testisine su doldurup, evine giden orta yaşlı bir kadın, çocukların yanında du­rup kimi aradıklarını, kim olduklarını sordu. Pozantı’dan geldiklerini müderrisi aradıklarını, söylediler. Kadın elindeki testiyi yere bırakıp “demek okumaya geldiniz sizi Fakı’lar sizi” deyip gülümsedi. Çocuklara isimlerini sorup, suyun başındaki medreseyi göstererek, elinde testisi ağır ağır yürüdü.

Taş Medrese

Alelade taşlardan örme, duvarları çamurdan sıvanma, damları hasırla kaplı, üzerine de tuzlu çorak toprağın serildiği üç odalı bir yer. Tahtadan kapısı kıbleye bakıyordu.

İki kardeş, köy meydanından kalkıp, suyun akıp gittiği yöne doğru yürüdü. Med­rese önüne geldiklerinde içerden sesler geliyordu. Yumuşak bir sesti bu. Sevecen. Çocuk sesleri ihtiyarın sesini takip ediyordu “Sübhaneke, Allahümmeee…”

Medrese kapısı sonuna kadar açıktı. Hasan içeri adımını attı. Kapı eşiğinde çarıkların çıkarılmış olduğunu gördü. Geri adımlayıp çarıklarını çı­kardı. Kardeşi Hacı da aynı şekilde çarıklarını çıkardı. Kapının tam karşısın­daki odaya doğru yürüdüler.

Küçük pencereden sızan güneş, içeri kaçak bir asker gibi gi­riyordu. Tozlarda ışığın gitti yere doğru gidiyordu. Başında ka­vuğu, akça sakallı bir ihtiyar bağdaş kurup oturmuş çocuklara kuran öğretiyordu. Çocuklar, Hasan ile Hacı’nın içeri girdiğini duyup, dönüp arkaya baktılar. Bütün gözler onların üzerindeydi. Kim ki bu farklı giyimli, buralar­dan olmayan bu iki çocuk? Herkesin kafasında bir sürü soru…

Müderris, içeri giren iki kardeşe, eliyle oturun işareti yaptı. Çocuklar en arka safa oturup bağdaş kurdu. Yanındaki kız, bakarak Hacı’ya gülümsedi. Hacı, utanıp başını öne eğdi.

Okutmaya ara verip köyün çocuklarını dışarı yollayan müderris, en arka safta oturan iki çocuğu yanına ça­ğırdı. Arka saftan kalkıp gelen iki kardeş utana sıkıla, müderrisin yanına, en ön safa oturdu. Mü­derris, kuranı öperek alnına koyduktan sonra kapatıp çantasına koydu. Pencere kenarındaki yerine astı.

-Hoş geldiniz evlatlarım

-Hoş bulduk

-Hangi yuvadan uçup geldiniz?

-Bozantı’dan, dedi, Hasan.

-Ya ana babanız?

-Onlar çoktan ölmüş, bizi nenem büyüttü” dedi, Hacı.

Hasan koynundaki yazılı kâğıdı müderrise uzattı. Müderris beze sarılı kâğıdı yavaşça açtı.

Ey Dündarlı müderrisi! Okuma yazma bilmem. Mektubu yoldan geçen adını sanını bilmediğim bir yolcuya yazdırdım. Torunlarım Hasan ile Hacı, oğlumun emanetidir. Gayrı gocadım. Ömrüm belki seneye ulaşmaz… Benden gayrı kimi kimseleri yoktur. Anaları babaları, onlar küçükken öldü. Önce Allah’a, sonra sana emanetler. Okut, benim öksüz ve yetim yavrularımı. Onlara da deki “Nenenizin vasiyetidir her gittiğiniz yerde okuma belletin…” Haydi sağlıcakla kal, Yavrularım, sana gayrı Allah emanetidir…

                                                                 Solak Hacce, Solaklı köyü, Pozantı… 15 Nisan  1750

Bir emanet, bir veda mektubu… Müderris ağlamaklı oldu. Çocuklara uzun uzun baktı… Karşı­sında, okumaya gelen iki çocuk değil, iki tane tanrı emaneti vardı. Kelimeler boğazında düğümlendi.

 “Haydin kalkın” deyip üçü birden dışarı çıktı. İki kardeş, merakla etrafa bakıyorlardı. Suyun başına varan müderris, dalıp gitti. Bir, suyun çıktığı Dedenin Gözü’ne doğru çevirdi başını, bir de akıp gittiği Eşeli Pınar’a doğru…

Fidanlar Yeşeriyor

Müderris, üç odalı medresenin, tabanına hasır serili odasını Hasan ile Hacı’ya verdi. Hacı’nın sediri pencere kenarındaydı. Uyandığı zamanlar, pencereden dışarı bakıp, deryalar gibi akıp giden Goca Çay’ı seyrediyordu. Güneş Payır Dağı’nın ardından nazlı nazlı doğardı.

İki kardeş, sabahları erkenden kalkıp medresenin etrafını silip süpürüyor, işleri bittiğinde terekten[3] indirdikleri yiyecekleri karınları tıka basa doyasıya yiyorlardı.

Müderris, Hanönü tarafından ağır ağır geliyordu. Göğ Çağıl’ın ba­şında durup elindeki su testisini doldurdu. Hasan, medresenin avlusundan koşa­rak çıktı. Varıp testiyi aldı. Müderrisle ağır ağır yürüdüler. Hasan’a soruyor, Hasan’da öğrendiklerini tekrar ediyordu. Eksik kalan yer­lerini kendisi tamamlıyor, Hasan da aynen tekrarlıyordu. Bu iki yav­ruya sadece okuma yazma değil, hayatı da öğretiyordu.

Avluya girecekleri vakit, Hacı, medrese kapısını aralayıp, müderrise yol açtı. Müderris, yerine, baş köşeye oturdu. Hasan da elindeki testiyi aşağı seki tarafına bıraktı. Hasan, suyu bırakıp gelirken pencere önündeki rahleyi* getirip müderri­sin önünde açarak yere koydu. Daha sonra gidip duvarda bez çantaya asılı Ku­ran-ı indirdi. Besmele çekerek, çantayı açıp, kuranı öperek rahleye bıraktı. Kal­dıkları yerden devam edeceklerdi. Köyün çocukları da yavaş yavaş medreseden içeri giriyorlardı. Bir taraftan da sessiz olmaları konusunda birbirlerini uyarı­yorlardı.

İçeri giren çocuklar, toru topu iki saf oluşturabilmişlerdi. Hacı, arka safa dönüp, Dündarlı’ya gediği ilk gün yanına oturduğu kızı aradı. Kız, safın ters istika­metindeydi. Küçük bir bakışma, masum bir gülücük. Müderris, Besmele çekip anlatmaya koyuldu. El yazması kitabını Besmele çekerek açtı. Müderris önden okuyor, çocuklarda hep bir ağızdan tekrar ediyordu. Kimisi, Cüze geçmiş, kimisi de harfleri yeni yeni söküyordu.

Müderris, okumaya ara vermiş, çocuklarda sessizlik içinde bağdaş kurmuş oturu­yordu. Bu sessizliği, Hanönü’ne gelen deve kervanlarının çanları bozdu. Müderri­sin, eliyle “çıkın” işaretinden sonra çocuklar yerlerinden kalkıp koşuşturarak dışarı çıktılar. Av­lunun ağaç dallarından yapılma kapısını açıp Hanönü’ne doğru koşarak gittiler.

Yörük Kızı

Kayseri tarafından gelen kervan, soluklanmak için durmuştu. Oba beyi atını bağlayıp handan içeri girdi. Kervandakiler develeri ıkındırıp diz çöktür­dükten sonra üzerindeki eşyaları bir kenara indirdiler. Yükü inen develer, katırlar ve eşekler sulanmak üzere Goca Çay’ın başına götürülüyordu.

Güzel bir kızda suyun başına doğru geliyordu. Gerdanında kırmızı bir ip, ipe bağlanmış birkaç da küçük altını var. Hele başındaki gümüş süsleri, alnının üzerinde bir o yana bir bu yana dağılıyor. Rengarenk basmadan dokunmuş üç eteği, yürüdükçe yerdeki tozları bir o yana bir bu yana savuruyor. Nazlı nazlı yürüyerek geldi suyun başına.

Hasan, kızın kavlamış[4]* yüzünü alın yapısını, pılısını pırtısını iyice aklına yazmıştı. Yavaşça suyun başına varıp kızın yanında durdu. Kızcağız, yollarda yorulmuş, sıcaklarda da iyice yanmıştı. Sudan avuç avuç içtikten sonra, kenarda bir taşın üzerine oturdu. Dizlerinin ağrısı azda olsa geçmişti. İkisi de göz geliyor ama bir türlü konuşamıyorlardı. Kız, “o konuşsa” diye bekliyordu, Hasan da “kız konuşsa” diye bekliyordu. Hasan artık dayanamayıp sordu,

-Nerden gelir nere gidersiniz?

-Saimbeyli’den gelir, Mersin ellerine gideriz.

-Bir daha ne vakit geçersiniz buralardan?

-Dört ay sonra.

-Yol üstünde, Solaklı Köyü var. Neneme selam iletir misin?

-İletirim elbet, amma ömrüm yeter mi bilmem.

-Dur bre! ölümden laf açma.

-Kimdir nenen de hele.

-Solak Hacce derler, yol üstünde evi var. Çeşmenin yanı başında. De ki ona, torunların deryaların yanı başında. Hiç tasa etme.

Konuşurlarken, kervan hazırlanmış, hayvanların çanları çalmaya başlamıştı. Gitme vaktiydi anlaşılan. Yörük Kızı, kervana doğru yürürken Hasan arkasından seslendi,

-Yörük kızı beni de unutma…

-Mevla büyük, diyerek kervana katıldı.

Kervan, Gırınbaşı’nı çıkıyor, Hasan da ağır ağır giden kervanı takip ediyordu. Gırınbaşı’nı aşan kervan usul usul gözden kayboldu.

İki Tepeler, Sarı Pınar derken Sulucaova’yı aşan kervan, Çamardı’na doğru ilerliyordu. Demirkazık Dağı’nın yamaçlarında ala geyikler koşuşuyordu. Çamardı, Kamışlı derken, kervan nihayet bir gün sonra Solaklı Köyü’nden geçiyordu. Yol kıyında, çeşme başında duran kervan, hayvanlarını sulamak için mola verdi.

Solak Hacce kervancılara bir şey diyecek gibi oluyor ama diyemiyordu. “Aman canım nerden bilecekler torunlarımı” diyor ”neyse sormayayım” diyordu.

Kervandan kopup gelenkız, evin sekisine gelip durdu. “Herhalde Solak Hacce bu” diye geçirdi içinden. Solak Hacce yerinden kalkıp evin aşağı sekisine kadar gelip kızın yanına oturdu. “Otur kızım yorgunsun”, dedi. Nenenin dizinin dibine oturtan kız “Solak Hacce sen misin nene” dedi?

Nenenin nefes alışları değişmişti. İçi bir gıcık oldu. Nerden biliyordu bu Yörük Kızı, Solak Hacce’yi? “Yoksa torunlarının başına iş mi geldi” diye içinden türlü düşünceler geçiyordu.

-Buyur kızım, Solak Hacce benim.

-Dündarlı ellerinden sana selam getirdim.

-Vay benim yorgun kızım. Vay benim süslü kızım. Vay benim Yörük Kızım, anlat hele.

-Hali vakti yerinde, sana selamı var, tasalanmasın, diyor.

-Hangisi?

-Hasan

-Ya öteki kuzum Hacı, o ne eder?

Kız biraz düşündü. Konuşurlarken, Hasan, kardeşini de göstermişti. Medrese avlusunda al yanaklı bir kızla oturan oydu galiba.

“Nene! Onunda hali vakti yerinde, al yanaklı bir kızla oturuyordu, kız nere giderse o da oraya gidiyor, torunun nere giderse kız da oraya” dedi.

Solak Hacce bu haberlere pek sevindi. Demek torunum Hacı, Dündarlı’dan o kıza vuruldu, Hasan’ımda bu Yörük Kızı’na diye düşündü. Hafif tebessüm etti. Elini, kızın dizine koyup “sen az bekle hele” deyip eve girdi. Beli ağrıya ağrıya diz çöktü. Koluyla tozları sildi. Kapağı hafifçe açtı. Gençlik daha dün gibi duruyordu. Yazmalar, oyalar, basmalar… Oyalı bir yazma aldı. Küçük bohçadan da bakır yüzüğü çıkardı. Usulca kapadı Ceviz oyma çeyiz sandığının kapağını.

Elinde küçük bir torbayla çıkageldi.Yazmayı kıza uzattı. Kız, yazmayı almadan önce etrafa bakındı. Kervandakiler kendi hallerindeydi. Kimse görmeden alıp yazmayı koynuna atıverdi. Nene, kızın yüzüne uzun uzun bakarken, kervan yola çıkmak üzereydi.

Solak Hacce sekiden aşağı inip çeşme başına kadar yürüdü. Bohçadan çıkardığı işlemeli bakır yüzüğü de kızın parmağına takıverdi. Kız utanıp renkten renge girsede bir şey diyemedi. Solak Hacce’nin ellerinden öpüp kervana katıldı. Yörük Kızı, dönüp dönüp arkasına bakıyordu. Kervan gözden kaybolana kadar Solak Hacce de çeşme başında ayakta bekledi. Kolay değil, gelinini uğurlamak… Artık gelini bellemişti bu Yörük kızını.

***

Dört ay geldi geçti. Kervan Hanönü’nde mola verdi. Çan sesleri medrese içinde yankılanıyordu. Hasan durup durup kafasını pencereden dışarı uzattı. Müderris durumu çoktan anlamıştı. “Haydi çocuklar ders bitti” dedi. Her daim medreseden en son çıkan Hasan, bu sefer ilk öne çıkmıştı. Müderris, pencereye geçmiş suyun başında bekleyen Hasan’ı seyrediyordu. Az ilerde, Hasan’a doğru gelen Yörük Kızı’nı görünce “tamam” dedi müderris “tamam…”.

Yörük Kızı, Goca Çay’ın başına geldiğinde, Hasan’ın beklediğini gördü. İkisi de sarılmak istedi ama buna imkân yoktu. Gözlerindeki ışıklar sarılmaktan daha güzeldi.

-Gördün mü nenemi?

-Gördüm ya görmem mi. Sana da gardaşın Hacı’ya da bol selamı var.

Hasan sevinçten yerinde duramıyordu. Yörük Kızı’nın süsüne başka süslerde katılmıştı. Parmağındaki yüzük dikkatini çekti. Giderken yoktu. Yoksa, sözlendi mi? Neydi o yüzük? Aynından nenesinin de vardı. Hep saklardı bohçasında, diye içinden geçiriyordu. Dayamayıp sordu.

-Nedir o parmağında ki?

-Nenemin hediyesidir, Solak nenemin.

Hasan dili tutuldu. Tahmin ettiği gibi o yüzük, Solak Hacce’nin yüzüğüydü. Yörük Kızı neden takıyordu bu yüzüğü? Soramadı bir türlü. Başındaki yazmada Pozantı örgüsündendi. Yazmayı da nenesi vermişti, bu oyalar bu yörede yoktu. Belli ki kız ve nenesi birbirlerini sevmişlerdi. Nenesi de de bu işin adını koymuştu.

Yörük Kızı sordu:

-Daha ne kadar burada kalacaksın ne vakit dönersin, Solaklı’ya?

-Solaklı’ya değil, belki de başka ellere göçer giderim, bir kervana katılıp.

-Kervanımızda yerimiz var.

-Peki ya göynünde?

-Çoktan hazır.

Goca Çay’ın suyundan içen, aşk şarabı içmiş gibi oluyordu. Sarhoş olup gönülden gönüle köprüler kurduruyordu. İki sevdalı, bu deryalar gibi akan suyun başında bir ömür beraber yaşamaya ant içmişlerdi.

Olup biteni gören müderris, mutluydu. Kendisine emanet edilen bu yavrular büyüyor hatta geleceklerini kuruyorlardı.

“Hacı ne olacaktı peki” derken, medrese avlusundan Hacı’nın sesi geldi. O da köyden bir kıza sevdalanıyordu. Ama farkında değildi. Belli ki Hasan göç edecek, Hacı da bu suyun başında yurt tutacaktı.

On Yıl Sonra

Ayrılık vakti. Hasan, tas tamam hazır. Kardeşi, Hacı’yla medrese kapısının önünde oturuyorlar. On yıl öncesini konuş­maya başladılar. Solaklı Köyü’nden geçen Yörük kervanlarını, al yanaklı nenelerini, Dar Boğaz’daki eşkıya başı Çerkez Halil’i, yardımcısı Deli Be­kir’i…

On yıl, su gibi akıp geçmişti. On yaşlarında köye gelen bu iki çocuk geçen zamanın içinde serpilip büyümüşlerdi. Solak Haççe’nin gönderdiği fidanlar, Dündarlı’nın der­yalar gibi akan Goca Çayı’nda upuzun dalları olan, birer ağaç olmuşlardı.

Kervanın çanları, Gırınbaşı tarafından duyulmaya başladı. Toroslar’ı aşıp gelen kervan Hanönü’ne doğru iniyordu. Çan esleri arttıkça iki kardeşin içini kaplayan hüzünde artıyordu. Ayrılık acısı içlerine oturmuştu.

Müderris, evinden çıkmış ağır ağır Hanönü’ne doğru geliyordu. Geçen zaman içinde o da iyice kocamıştı. Yılların verdiği yaşanmışlık yüzünün derin çizgilerinde en acı resmi çizmişti. Bastonuna tutunarak ağır ağır yürüyordu.

Medreseye gelirken hiç kitap getirmezdi. Medreseye yaklaştığında, kapı önünde otu­ran iki kardeş ayağa kalktı. Eskiden Hacı, avlu kapısını, Hasan da medrese kapısını açar, derse hazırlık yaparlardı. Ayrılık vaktiydi. Ne avlu kapısı açıldı ne de medrese kapısı.

Müderris, Hasan ile Hacı’nın ortasına oturdu. Hasan, dayanamayarak müderrise elindeki kitapların ne olduğunu sordu. Müderris bastonuna tutunarak başladı,

-Yıllar önceydi, dedem anlatırdı. Horasan ellerinde yetişen Bektaşi Erenleri yollara düşmüş. Yollar yormuş. Bu iki kitabı da gelir­ken getirmişler. Onlarada kendi müderrislerinin emanetiymiş. Çeyiz sandığında saklardı nenem. Kimseye elletmezdi. Korkardı kayıp olmalarından. Kendi canı gibi korur kollardı. Onlardan da bana kaldı.

-Neden çıkardın yerinden? diye Sordu Hasan:

-Artık zamanıdır. Yerinden çıksınlar. Bu kitaplar el yazmasıdır. Deridir sahifeleri. Kaç el değiştirdi. Kaç fidana eğip şekil verdi. O ağaçların gölgesinde kaç fidan büyüdü. İlim irfan aldılar. Nasıl ki sizler bana, neneniz Solak Hacce’nin emanetiyseniz, bu iki kitapta artık benden size emanettir.

Hacı, abisi (ağabey) Hasan’ın yanında fazla konuşmaz saygısını hiç yitirmezdi. Kervanı gelmiş Hanönü’nde bekliyordu. Verdikleri kısa mola bitmek üzereydi. Müderris ağır ağır yerinden kalkıp meydana doğru yürüdü. Arkasında da Hasan ile Hacı…

Yola çıkmaya hazırlanan kervan müderris ile Hasan’ın vedalaşmasını bekliyordu. Üçü de ağlamaklı oldu. Hele Hacı, dudağı titriyor ağlama­mak için kendisini zor tutuyordu. Hasan eğilip müderrisin elini üç defa öptü. Müderris, sürekli yere bakan Hasan’ın yanaklarından tutup başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Göz yaşları Hasan’ın yanaklarını çoktan ıslatmıştı. Müderrisin göz yaşları da ak sakallarının arasına sızıp kayboluyordu. Müderris, koltuğunun altındaki deri kaplı kitabın birisini üç kere öpüp alnına koydu, sonra Hasan’a uzattı. Hasan kitabı eline alıp, üç defa öpüp, alnına koydu. Daha sonra koltu­ğunun altındaki bez çantasını açıp kitabı içine bıraktı.

Kervan, vedayı gördükten sonra yavaştan Kayseri’ye doğru yola koyuldu. Hacı “bende geleyim” deyip abisini uğurlamak için Sohuönü’ne kadar çıktı. “Gel gardaşım” dedi ağlamalı sesle “gel”.

Sohuönü’ne geldiklerinde asıl veda vakti gelmişti. Kervan ilerlerken, Hacı, eğilip abisinin elini öptü. Hasan da kardeşinin yanaklarından son­rada alnından öptü. İkisinin de akan göz yaşları yanaklarına kadar inmişti.

Hasan kardeşine sarılıp “Saimbeyli’de bir canın, bir kanın var” dedi. Hacı da abisine sıkıca sarıldı, hiç bırakmak istemedi. Cebindeki gerdanlığı çıkarıp abisi­nin cebine koydu. Gidince yengeme ver, benden hediye, dedi.

Hasan, göz yaşları içinde kervana katılıp Saimbeyli’ye doğru yola koyuldu. Hacı, gözyaşları içinde kervanın arkasından baka kaldı. Kervan gözden kaybolana kadar Sohuönü’ndeki dibek taşının başında bekledi. Gedik yokuşundan inen kervan gözden kaybolup gitti. Hacı da gerisin geri Hanönü yokuşunu göz yaşları içinde ağlaya ağlaya indi.

Gözleri yaşlar içinde medreseye doğru yürüyordu. Med­rese kapısından girmeden duraksadı. Duvarın dibine çömelip oturdu. Hiç gör­mediği anası nasıl bir kadındı, ya babası o nasıl bir adamdı. Sesleri nasıldı. Ya gözleri, tenleri, elleri… Şimdi tek varlığı karındaşı abisi de bilmediği ellere gö­çüp gitti. Çömeldiği duvarın dibinde durup durup ağladı.

Ya kendisi ne olacaktı. Burası ona gurbet değil miydi? Hiç görmediği anasını özleyip tekrar ağlamaya başladı. Goca Çay’ın başına inip arada bir yüzünü yıkı­yor, ağladığını kimseler görmesin istiyordu.

Hacı’nın bu halini medresenin penceresinden bakan müderris görüyor, oda içerde ağlıyordu. Hasret ölümden zor, zehirden acıydı. Doluya koysa almıyor, boşa koysa dolmuyordu…

Mektup

Her yıl bahar aylarında Develi’yi aşıp gelen Yörük kervanları Hanönü’nde durup mola veriyor hayvanlarını Goca Çay’da suluyor, kaplarını burdan dolduruyor­lardı.

Kervancı başı, medresenin kapısını çalıp içeri girdiğinde köşe başında oturan Hacı’yı gördü. Koynundan çıkar­dığı mektubu uzattı. Hacı, mektubun abisinden geldiği anlayıp cebindeki üç beş akçeyi kervancı başına uzattı. Mektubu sevinçle açıp oku­maya başladı.

‘Ey Dündarlı Müderrisi! Yüzlerini göremediğim anamın babamın yadi­garı, nenemin emaneti, canımın parçası karındaşım. Benim çileli yoldaşım… Kervanlar mektubunu getiriyor. Hasretin her daim burnumda tütüyor. Bir yeğenin oldu. Adını Hacce koydum. Solak Hacce. Tıpkı neneme benzer. Al yanaklı bir kız çocuğu. Kim bilir belki de anama benzer, ne belli. Kal sağlıcakla, çileli yoldaşım, garip karındaşım…

                       Ağabeyin Hasan Fakı… Saimbeyli Adana

Mektubu defalarca okudu, elinde, belki yüz defa çevirdi. Abisi mek­tubu yazarken belli ki ağlamış, göz yaşlarını tutamamıştı. Kâğıdın üzerindeki damlalardan belliydi. Benek benek izi kalmış. Hacı durur mu hiç. O da ağladı, onun da göz yaşları damladı ak kâğıda… Hasret dolu, elem dolu göz yaşları…

Hacı, medreseye ilk girdiğinde gördüğü, yanına oturduğu kıza sevdalanmıştı. O, abisi gibi göçüp gitmedi. Dündarlı’da kalmaya karar vermişti. Medresenin üst tarafına, Tepe’nin döşüne, kapısı kıbleye bakan iki göz bir ev yaptırdı. O güzel kızı alıp kendisine avrat etti. Müderrisinin verdiği el yazması kitabını da evinin baş köşesine astı.

Hasan’ın soyu Saimbeyli’de, Hacı’nın soyu Dündarlı da yürüdü gitti. Nenelerinin dediği oldu. İki fidan, büyüyüp birer ağaç oldu. Dallarında nice meyvalar yetişti… Alimler, ulemalar…

Paşa Ali BAY

 2019

Not: Hikâyenin ana teması yaşanan olaydan alınmıştır.


[1]Bayamderesi: Badem Dere

[2]Muhanat: Sahip

[3] Terek: Tabak çanak konulan tahta raf

[4] Kavlamak: Güneşte tenin yanması/soyulması

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın