Felsefe

Prof. Zehra Gül Aşkın/ Felsefe yazıları

Ahlaksal Olandan Politik Olana Geçiş İlkesi Olarak Kant’ta Adalet Kavramı

Düşünen düşünceye giriş niteliğinde ki bu  sunu’nun  konusunu   Tunceli’nin Ovacık ilçesinde hayvan otlatırken bir mayının infilak etmesi sonucu yaşamını yitiren Nupelda ve Ayaz kardeşlerin yaşamını yitirmelerinin derin üzüntüsünün yaratmış olduğu  “Ahlaksal alandan politik alana geçiş mümkünmü’dür? sorusu oluşturmaktadır. Sorunun yanıtı teori ve pratiği insanlık idesi üzerinde inşa eden Aydınlanma düşüncesinin mimarından gelmektedir. Kant,  ketegorik imparatifin özneler arası yönüne değinmekte ve bizi moral sorumluluk ile birlikte  kolektif sorumluluğa çağırarak ahlaksal alandan politik alana geçmektedir. Kantçı iddia,  rölativist  etiğin öz çıkara dayalı bakışının etik duyarlılık ile birlikte adalet ilkesinin üstünü örttüğü  yönündedir. Çünkü Kant’a göre ancak  kendi öznel-çıkarlarımızla aramıza mesafe koyarak  diğer insanları dikkate alma ve onları anlama olanağına yükselebiliriz. Böylelikle içimizdeki bencillikle aramıza mesafe koyarak ve onunla savaşarak tüm insanlar için ortak iyi idesinin gerçekleşmesine hizmet edebiliriz. Kant bize burada  insan hakları beyannamesinde olduğu  gibi kategorik imperatif olarak şematize ettiği en yüksek iyi’nin  insanlık idesini içinde barındırdığının altını çizmektedir. 

Bilindiği üzere, Adalet kavramı, siyaset felsefesinin en temel kavramlarından birisidir. Nitekim felsefe tarihinde baktığımızda söz konusu kavramın, farklı dönemlerde farklı düşünürler tarafından farklı kavram çatıları altında ele alındığını görüyoruz. Şimdi bu ele alış tarzlarından Kant’ın farklılığı veya özgünlüğü, kavramı, kategorik imparaitif ile olan bağlamında Kategorik imparatifin etik ve politik bir içerimi olarak konumlandırmış olmasında temellenmektedir. Bu bağlamda Kant, adaleti,  Ahlak Felsefesi’ nde ahlaksal eylemin  apriori ilkesi olarak, politika felsefesinde ise temel hak ve özgürlükler çerçevesinde  kamusal eylemin ilkesi olarak açıklamaktadır.

Kant’ın (kendisi tarafından) Kopernikci dönüşüm olarak nitelendirilen epitemolojik devriminin sonucu Antikçağdaki kosmos ve Ortaçağdaki Tanrı  kavramı yerine merkeze insanı ve anlama yetisini  geçirmesi diyesi,   teoriyi, pratiği ve en genel anlamda kurtuluş ütopyalarını içinde barındıran politikayı “ insanlık idesi” üzerinde inşa etmesidir. Bu nedenle Kant’ın adalet anlayışının sırtını dayadığı ahlak anlayışı    anti natüralist ve anti teolojiktir. Diyesi, Kant  adaleti ne doğaya ne de bir Tanrı yasasına referansta bulunarak temellendirmektedir. Kant’ın adaleti doğada değil  de  tüm insan etkinliklerinin  yapıp etmelerinin alanında -geniş  anlamda kültür dünyasında daha dar anlamda ise ahlaksal yaşamda – temellendirmesinin nedeni, insanın bir (içgüdü) varlığı olduğu kadar  aklını pratik koşullara göre kullanan  bir varlık olduğunu düşünmesidir. Yani insanın özgürlük ve mükemmelleşebilirlik yetisine sahip bir varlık olduğunu düşünmesidir. Bu noktada Kant antiklerin insana ilişkin yapmış oldukları “zoe” ve “bios” ayrımını derinleştirerek ve ortaçağdaki insan  anlayışını metafizik kılıfından sıyırarak çağımızın  seküler ve laik adalet anlayışına uzanan yolu hazırlamıştır.

Bilindiği üzere Antikçağda yaşamı karşılayan iki kavram “zoe “ve” bios”tur. Her ikisi de yaşam anlamına gelmesine rağmen “zoe”, bütün canlıların yaşamsal ortak özelliği olan canlılığa “bios” ise bir yaşam tarzına karşılık gelir. Aristoteles her iki kavramı birleştirerek insanı “zoon politikon “ olarak tanımlamıştır. Yani diğer canlılarla ortak özelliğini oluşturan canlılığına ek olarak dile bağlı bir toplumsallık ile politik  kapasitesi olan hayvan.  Şimdi burada adalet sorunsalı bağlamında sorulması gereken soru  Aristotales tarafından felsefeye taşınan bu ek kapasitenin ne anlama geldiğidir?  Aristoteles’in yanıtı: “hayat sahibi olarak doğan fakat özde iyi hayat hedefiyle yaşayan”dır.  Aristoteles iradeyi tam olarak dışlamasa da doğayı ve ampirik öğeleri içine alan bir ahlak  ve adalet kuramı geliştirmiştir. Aristoteles’in adalet anlayışında  insan eylemlerini belirleyerek ona etik  yön veren bu  doğadır. Bu bağlamda Aristoteles’te adalet temelini doğal eğilimlermizde bulan “her bir insan için iyi olanın”  başarılı bir şekilde yaşama geçirilmesidir. Oysa Aristoteles ile ayrımında Kantçı ahlak;  içimizdeki bu doğayla savaşmaya bizi yükümlü kılan  bir ahlaktır. Bu nedenle Kant Aristoteles’in tanımını sil baştan yaparak şu şekilde ifade eder: İnsan,  hayat sahibi olarak doğan  fakat özgürlük ve mükemmelleşebilirlik yetisi aracılığıyla kendisini en yüksek adalet ilkesine: kategorik imparatife   özgürce  bağlayarak yaşayandır..

Kant,  adalete ilişkin düşüncelerinde ahlak dünyasının Newton’u olarak nitelendirdiği J.J Rousseau’dan da etkilenmiştir.  Özellikle Rousseau’nun  “Toplumsal Eşitsizliğin Kaynağı “nda yapmış olduğu  doğal ve politik eşitsizlik ayrımını temel alan Kant’a göre,  Rousseau’nun da belirttiği gibi doğal durumdaki eşitsizlik sorgulanamaz. Doğada hiçbir canlı insan da dahil olmak üzere belli haklarla donatılmamıştır. İnsan doğuştan belli haklara sahip olmadığı gibi etik ve politik özgürlüğe de sahip değildir. Tam tersine doğa durumunda içgüdülerinin egemenliğinde olan insan, Hobbes’un da belirtmiş olduğu gibi “homo hominu Lupus”tur. İşte tamda bu noktada Kant içgüdülerimizden doğan ayartmalara karşı direnme yeteneği olarak  pratik akılda kategorik imparatif olarak temellendirdiği  en yüksek adalet yasasına tutunmaktadır. 

Kant’ın adalet anlayışının sırtını dayadığı ahlak anlayışını tanımlayan üç kavram özgürlük, çıkar gütmezlik ve ödeve dayanan eylemdir. Kant’ın ahlak felsefesinde özgürlüğe ilişkin yapılacak ilk belirleme onun kökeninde bir otonomi sorunu olmasıdır. Söz konusu sorunu Kant, heteronomi-otonomi  çatışkısı bağlamında ve insanın iki akıl yetisi arasında yaptığı ayrım ile çözmektedir. Kant’a göre insan hem bir “homo femenon” hem de bir “homo numenon”’dur. Yani hem bir doğa hem de bir akıl varlığıdır. Doğa yönüyle doğa yasalarına tabi olan insan doğadaki neden-sonuç zincirlenişinde sadece bir halkadır. Oysa  akıl varlığı ile insan doğadaki mekanik neden-sonuç ilişkisinin dışına çıkan yaşamını düzenlemek amacıyla  kendi istencine uygun eylemler gerçekleştirendir. Yani insan , doğadaki neden-sonuç ilişkisinde sadece bir halka değil aynı zamanda bu halkanın özgür istemesiyle başlatıcısıdır. İnsanda doğadaki varlıklardan farklı olarak bir istencin bulunması ; aklının buyruklarını  gerçekleştirme olanağına sahip olması diğer bir ifadeyle iradesini özgürce yönlendirebilmesi  onun özgür olmasının koşuludur. Dolayısıyla Kant’a göre özgürüm demek, hem doğanın hem de kendi doğamın taleplerinden uzaklaşarak  araya mesafe koyma yeteneğine de sahibim demektir. 

Kant ahlakını tanımlayan ikinci kavram ise “çıkar gütmez eylemdir”. Şimdi Kant’a göre insanın eylemlerini eğilim ve çıkarları belirleyebileceği gibi ahlak yasası da belirleyebilir. Ahlak yasası ise insanın bir durumda ne yapması gerektiğini değil belli bir durumda genel olarak neyi istemesi gerektiğini  dile getirir. Çünkü Kant’ta özgürlük eğilimlerimizin değil istememizin bir özelliğidir. Bu noktada Kant, özgürlüğü istememize yerleştirerek kendisine kadar uzanan ve Antikçağın başat görüşü olan  eudomonist (mutlulukcu) ahlak görüşünden ayrılmaktadır.

Aristoteles için mutluluk, etik yaşamın amacıdır. Etik yaşamın gerçek amacı olan mutluluğa ulaşma ise erdemli bir yaşam tarzı ile mümkündür. Erdemli bir seçim ise  aklın doğru kullanımına yani entellektüel düşünüşe dayalı bir yaşam sürdürmekle olanaklıdır. Böylesine mutlu ve erdemli bir yaşama ulaşabilmenin toplumsal  zemini ise adaletli toplumsal bir çevre ve yönetimdir. Kant,  eudomonist etikte söz konusu olan doğal eğilimlerin doyurulması bağlamında Aristotales’e eleştiriler yöneltir. Ona göre,  eudomonist etikte adalet her bir insan için iyi olanın gerçekleşmesini hedeflemektedir.Oysa Kant’ta iyi her bir insan için iyi olanın gerçekleşmesinde ortaya çıkmaz. Kant’ta iyi, “iyi eylemeyi “ istemektir. İyi eylemeyi istemek ise yasaya uygun düşünüş olarak eylemde ortaya  çıkmaktadır. Kant için,  bir eylemin ahlaksal değeri başarısında ve sonucunda değil eylemin arkasındaki düşünüştedir. Bu bağlamda bir eylemi kendi başına iyi yapan şey,  o eylemin eğilimlerden değil  yasaya uygun düşünen “ben”imizden gelmesidir. Kant’ın düşüncesi iyi istemenin değerinin mutluluk olamayacağıdır. Kant’ın “Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Evrensel Tarih Tasarımı”nda belirttiği gibi insan yaşamının amacı sadece fizyolojik gereksinimlerin doyurulması olsaydı  insan insansallaşamazdı ve sonsuza dek bir içgüdü varlığı olarak kalırdı. Buradaki  Kantçı iddia  eudomonist etiğin  öz çıkara dayalı rölativist bakışının etik duyarlılığın üstünü örttüğünü  yönündedir. Kant’a göre ancak tikele mesafe koyarak  diğer insanları dikkate alma boyutuna yükselebiliriz ve içimizdeki bencillikle savaşarak tüm insanlar için geçerli olan ortak iyinin gerçekleşmesine hizmet edebiliriz. Kant bize şunu söylemektedir: İyi ve adalet,  benim ailemin, benim grubumun , benim mahallemin, benim ulusumun çıkarsal tekelinde değildir. Tıpkı insan hakları beyannamesinde ifade edildiği gibi ” başka benlerin” de  iyisini içeren kapsayıcı  ortak iyinin  dikkate alınmasıdır.Bu nokta da Kant,   bir eylemin  kötü mü yoksa iyi mi olduğunu  o eylemin sonuçlarına bakarak değil aksine  eylemin gerisinde yatan güdüye bakarak değerlendirmektedir.   Kant etiğinin bir ödev etiği olarak nitelendirilmesi  tam da burada temellenmektedir. Kant’a göre hepimiz kendi eylemlerimizin nedenleri üzerinde düşünme yeteneğine ve bu doğrultu da ortak insanlık idesini gerçekleştirme ödeviyle yükümlüyüz. Yani bizler, ortak çıkarı şahsi çıkara , ortak iyiliği bencilliğe tercih etmeliyiz. Çünkü, Kant’a göre, ahlaki yargı eylemin sonucunda değil, eylemin  sırtını dayadığı nedenler üzerinde kurulmaktadır. Akıl, belirli eylemleri onaylamaktan sorumlu olmasına rağmen  sonuçlar bütünüyle akıldan etkilenmez. Dolayısıyla güdü ve eylemleri iyi-kötü, ahlaklı ve ahlaksız olarak ayırıp yargılayabiliriz. Bu ayrımda iyi, aklın  tüm insanlık için genel geçer yasalar yaratması, kötülük ise bu yasaların çiğnenmesidir. Diğer bir deyişle iyi, ortak kapsayıcı akıl yasasına saygı ve uyuma kötülük ise uyumsuzluğa ve bu yasaların çiğnenmesine karşılık gelir. Bu durumda akıl yasalarının çiğnenmesi Kant’ta akıl dışılığa diyesi ahlak dışılığa karşılık gelir.

Kantçı iddia,  rölativist  etiğin öz çıkara dayalı bakışının etik duyarlılık ile birlikte adalet ilkesinin üstünü örttüğü  yönündedir. Çünkü Kant’a göre ancak  kendi öznel-çıkarlarımızla aramıza mesafe koyarak  diğer insanları dikkate alma ve onları anlama olanağına yükselebiliriz. Böylelikle içimizdeki bencillikle aramıza mesafe koyarak ve onunla savaşarak tüm insanlar için ortak iyi idesinin gerçekleşmesine hizmet edebiliriz. Kant bize burada  insan hakları beyannamesinde olduğu  gibi kategorik imperatif olarak şematize ettiği en yüksek iyi’nin  insanlık idesini içinde barındırdığının altını çizmektedir.  Kant etiğinin bir ödev etiği olarak nitelendirilmesinin nedeni de tam da burada temellenmektedir. Kant’a göre aynı türe ait tek tek bireyler olarak doğuştan gelen yetenekler söz konusu olduğunda eşit değiliz; fakat Kant’ın adalet yasası olarak konumlandırdığı kategorik imparatife uygun eylemede diyesi en yüksek iyiyi, ahlaklılığı  ve bunun türevi olarak açığa çıkan adalet yasasını gerçekleştirmede hepimiz eşitiz. Çünkü Kant’a göre tür olarak ortak insanlık idesini gerçekleştirme ödevi ile yükümlüyüz. Yani: her birimiz ortak çıkarı şahsi çıkara, ortak iyiliği ise bencilliğe tercih etme olanağına sahibiz. Sonuçta Ahlak yasasına uygun hareket etmekle aklını kullanan  bireyler haline geliriz.

Kant’ta bütün mesele iyiyi istemedir. İyiyi isteme ise tüm insanlığa özgü ortak kapsayıcı akıl  yasasıdır. iyiyi isteme,  tüm ahlak anlayışlarının sırtını dayadığı ortak zemindir.  Bu bağlamda kavram, Kant’ta tüm insan türüne özgü teorik bir ide olduğu kadar aynı zamanda olgusal pratik bir eylem ilkesi olarak karşımıza çıkmaktadır. İyiyi isteme, teorik bir içerime sahiptir; çünkü eylemin gerisindeki referans noktası her türlü rölativizme direnç gösteren bir yol haritası işlevi görmektedir. Bir olgudur; çünkü, insan,  iradesini negatife olduğu kadar iyiye de yöneltme olanağına sahiptir. İnsanlık tarihi Kant’ın söylediği gibi birincisine oranla daha yavaş ilerleme gösterse de ikincisi adalet ilkesi açısından okunup geliştirilebilinir.  Eylemlerimizin ahlaksal değeri için de bir  ölçüt olan bu en yüksek politik adalet ilkesini Kant “Öyle hareket etki senin hareketinin ilkesi bütün insanlar için geçerli olabilsin” şeklinde ifade etmiştir. Kant’ın yasayı (kategorik imparatif)   buyurucu karakterde dizayn etmesinin  nedeni, ortak çıkarın gerçekleşmesinin, kendiliğinden oluşan bir şey olmadığını görmesinde temellenir.Hem ahlaksal hem de politik bir içerime sahip olan yasa, içimizdeki doğaya karşı sürdürülecek direnişin zorunluluğunu bizlere anlatır. Kant’ın ahlak alanında olduğu kadar  adalet sorunsalında da gerçekleştirdiği devriminin özünü, “doğanın kendinde iyi olduğu görüşünün yerini iyiyi gerçekleştirmek için birlikte çalışmamız gerektiği” görüşüne bırakmasıdır.  Kant’ın da belirtmiş oldu gibi doğaya kulak vermek söz konusu olduğunda kamu çıkarına hiçbir zaman ulaşılamayacaktır. Buradaki sorun çoğu zaman ne yapmak gerektiğini  bilmemize rağmen basitçe güdüsel doğamıza uygun olarak başka şeyleri tercih etmemizdir. Sonuçta  insanlar arasında adaletli ve barışçıl bir ilişki,  bencil istek ve duygularımızın  iradi bir sınırlamaya tabi tutulmasıyla gerçekleşebilir.

Eylemlerimizin ahlaksal değeri için ölçüt olan en yüksek adalet ilkesini ise Kant kategorik imparatif ile dile getirmektedir.  “Öyle hareket etki senin hareketinin ilkesi bütün insanlar için geçerli olabilsin”.  Burada  yasanın buyurucu karakteri, ortak çıkarın gerçekleşmesinin kendiliğnden gerçekleşen bir şey olmadığını gören Kant’ın dehasından gelmektedir. Kant ahlakı bir ödev ahlakıdır. Çünkü  içimizdeki güdü ve eğilimlere karşı sürdürülecek direnişin zorunluluğunu bizlere anlatmaktadır. Kant’ın ödev anlayışının adalet sorunsalında gerçekleştirdiği devrim “doğanın kendinde iyi olduğu görüşünün yerini iyiyi gerçekleştirmek için birlikte çalışmamız gerektiği” görüşüne bırakmasıdır.   Kant’ın da belirtmiş olduğu gibi doğaya kulak vermek söz konusu olduğunda kamu çıkarına hiçbir zaman ulaşılamayacaktır. Çünkü Kant için de kamu çıkarını oluşturan ve gerçekleştiren temel motivasyonlar insanların özveri ve  çabası yanında   emeğidir. Buradaki sorun çoğu zaman ne yapmak gerektiğini  bilmemize rağmen basitçe kamusal dışı güdülerimize boyun eğip kendi öznel çıkarlarımıza ait başka şeyleri tercih etmemizdir. Oysa Kant’a göre,  insanlar arasında adaletli ve barışçıl bir ilişki  bencil güdülerimizin yönlendirdiği eğilimlerimizin iradi bir sınırlamaya tabi tutulmasıyla gerçekleşebilir. Nitekim Kant’ın Ahlak metafiziğinde “ereklerin hakimiyeti “ dediği şey ile anlatmak istediği  de tam olarak budur.  Bu noktada Kant Kategorik imparatifin özneler arası yönüne değinmekte ve bizi moral sorumluluk ile birlikte   kolektif sorumluluğa çağırarak ahlaksal alandan politik alana geçmektedir.

Bu geçişi Kant Yargı Gücünün Eleştirisi’nde  geliştirdiği “sensus communus”e  yani genişletilmiş düşünce maksimine tutunarak açıklamakta ve kavramı politik düşünme tarzı temelinde yeniden canlandırmaktadır. Kant,  Yargı Gücünün Eleştiri’sinde “tutarlı düşünme” ve “genişletilmiş düşünme “ olmak üzere iki tür düşünme tarzından bahsetmektedir. Kendisiyle uyumlu düşünme tutarlı düşünme kendisini başkasının yerine koyarak düşünme ise genişletilmiş düşünmedir. Sensus Communus’den  Kant”ın sözleriyle şu anlaşılmalıdır:“ Kendisi içinde her bir diğerinin temsil edildiği bir düşünme formuyla, ortaya konan yargının, tüm insanlığın ortak aklını taşıyacakmışcasına kurulacağı bir düşünme tarzı, eleştirel bir yeti idesi”. Kant’ın adalet sorunsalına ilişkin buradaki dahiyane buluşu kendimizi başkasının yerine koyarak kendi tikelliğimizin öznel koşullarından sıyrılabileceğimizdir. Çünkü, adalet başkasının eylemlerini ve duygularını yargılarken duraklamayı gerektirir. Burada duraklama kavramıyla Kant’ın kastettiği “kendimizi başkasının yerine koyarak “düşünmektir. Kant’a göre insanlık idesi hazır verilmiş bir şey değildir. Kendimizle ön kabullerimiz arasına mesafe koyarak  diğerinin duruş noktasına yerleşebilir ve diğerinin yerine bir değer atfederek insan olmanın  olanağını gerçekleştirebiliriz.  Kant’a göre diğer insanların  mutluluğunu ve acılarını  hissederek kendimizi “bir insan olmak bakımından” diğer insanlara ve insanlık idesine bağlarız. Bizleri tüm insanlığa belirli bir şekilde davranma ödevini yükleyen şey ise İnsanın kendi türünden olanlara karşı eyleminde açığa çıkan “insanlık onurudur”. Kant’a göre  “insanlar onura sahip olmak bakımından eşit değildir. Fakat onurlu insanlar gibi davranmak hepimizin  ödevidir.  Bu noktada  Kant günümüzde üstü örtülen insanlık onuruna “ortak  insanlık duyusu“ aracılığıyla bir yol açmakta ve  bize adaletin ortak insanlık duyusuna yapılan bir referansla ve kolektif sorumluluğun harekete geçirilmesi ile gerçekleşebileceğini söylemektedir. Yani adalet, moral sorumluluğa sahip otonom öznenin diğer insanlara insan olmak bakımından kendisini bağlı görmesi olarak  okunabilecek kolektif sorumluluğun gelişmesi ile gerçekleşebilir ki  biz buna kısaca kamusal eylem idesi  diyoruz. 

Kant politika felsefesinde  adaleti  politik alanı karakterize eden temel hak ve hürriyetler çerçevesinde konumlandırmaktadır.  Burada Kant,  ahlak metafiziğinde  ahlaksal eylemin ilkeleri olarak geliştirdiği   üç   formülasyonu  kamusal eylemin ilkelerine dönüştürmektedir.  Kant’ın ahlak felsefesinde kategorik imparatif olarak konumlandırdığı ahlaksal eylemin üç ilkesinden ilki “Öyle hareket et ki senin hareketinin eylemi tüm insanlar için geçerli olsun “  formülasyonudur.  Kant’a göre bu formülasyonda özne herhangi bir otoriteye dayanmadan  kendisini evrensel ahlak yasasına bağlamaktadır.   Birinci formülasyonda öznenin özgürlüğü dolayımsız olduğu için  özgürlük negatif bir içerime sahiptir.

 İkinci formülasyon “kendinde amaç “formülasyonudur. “insanlığı kendinde ve başkalarında bir araç olarak değil de amaç olarak görecek şekilde eyle”.Bu formülasyonda öznenin özgürlüğü dolayımlıdır. Yani öznenin özgürlüğü başka bir öznenin özgürlüğü ile sınırlandırılır. Karşılıklı özgürlüklerin sınırlandırılmasını içerdiğinden ikinci formülasyonda özgürlük pozitif bir anlama sahiptir.

Üçüncü formülasyon ise “öyle eyle ki istencinin ilkesi genel yasa koyucu istencin ilkesi olarak tanınabilsin” şeklinde ifade edilir. Bu formülasyonda önceki iki formülasyonda tesis edilen negatif ve pozitif özgürlük tanımları ahlakın ve hukukun birliği ile yani Cumhuriyet ile sonuçlanır .

 Bu bağlamda  Kant kamusal adaletin  saç ayakları olarak işaretlediği özgürlük, eşitlik ve bağımsızlığı ahlak felsefesinde üç farklı şekilde formüle ettiği ve  kategorik imparatif olarak konumlandırdığı en yüksek ahlak yasasından türetmektedir. Kant’a göre Cumhuriyetin tesis edilmesi ile ahlak yasasının üç formülasyonu  kamusal eylemin  üç ilkesine : özgürlük, eşitlik ve bağımsızlığa dönüşerek toplumsal yaşamda somutlaşır. Böylece ahlak yasasının birinci formülasyonu,  politik bağlamda temel bir hak olarak toplumun her bir üyesinin özgürlüğüne, ikinci formülasyonu: Bir vatandaş olarak her bir üyenin diğerleri ile eşitliğine, üçüncü formülasyon ise Cumhuriyetin uyruğu olarak her bir vatandaşın bağımsızlığına bağlanır. Böylece özgürlük, her bir insanın insan olmasından dolayı sahip olduğu özgürlük hakkına, eşitlik, Cumhuriyetin vatandaşları olarak her bir vatandaşın  hukuksal yasalar karşısında aynı haklara sahip olduğu, eşitlik hakkına ve bağımsızlık ise her bir vatandaşın vatandaş olma hakkına sahip olması nedeniyle bağımsızlık hakkına karşılık gelir. Böylece Kant Ahlaksal yaşamda bir ide olarak konumlandırdığı adaleti politik alanda temel hak ve hürriyetler bağlamında konumlandırır. Kant’a göre devlet adaleti temel hak ve hürriyetler bağlamında tesis etmeli bunun için de ahlak felsefesinde konumlandırdığı ilkeleri uyruklarını birbirine bağlayan sözleşmenin yasa koyucu politik ifadesi haline getirmelidir.

***

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın