Şiir

Şairin Coğrafyası / Ayten Mutlu

Bir yanda insanla sanat, diğer yanda sanatı üretenle kullanan insan arasındaki ilişki şiirin ne kadar umurundadır? Ya şairin?
İnsanın yaşam biçimini, düşünüş ve davranış tarzını belirleyen tarihsel, kalıtımsal ve çevresel faktörler bu ilişkinin ne kadar belirleyicisi konumundadır ya da belirleyicisi olabilir mi? Şairin,yaşadığı coğrafyanın şiirlerindeki izdüşümü ne kadar derindir? Şair, bulunduğu coğrafyada değil de başka bir çevrede yaşıyor olsaydı, başka şiirler mi yazacaktı? Bir anlamda şair, başka bir kişi mi olacaktı o zaman?
Bütün bu soruları yanıtlamak çok kolay olmasa gerek. Ama soruna salt coğrafya açısından yaklaşarak konuyu biraz daraltmaya çalışırsak, önce şairin coğrafyasının ne olduğunu sorgulamak gerek kanımca. Bilindiği gibi, sanatçının bulunduğu coğrafya, içinde yaşadığı zaman dilimi ve toplum, dili, inançlar vb. sanatçının kişiliğini oluşturan çevresel faktörlerdir ve bunlar yaratıcı güce yön ve biçim veren önemli öğelerdir, Bir şiirin varoluş sürecinde, bütün bu bileşenlerin ayrı ayrı etkileri vardır kuşkusuz. Bu sürecin karmaşıklığı, şiirin yaratım sürecindeki karmaşayı da imler bize. Bu süreçte, giderek çok boyutlu-bir olgudur karşınıza çıkan. Sonunda -bütün bunların bileşiminden süzülerek şekil bulan yapıt, şairin kullandığı dilin boyutları ve açılım yeteneği doğrultusunda çok boyutluluğun üretene özgü bir iz düşümü olur.
Modernleşen bir coğrafyanın akıl ve aklın karşısında yer alabilecek tüm seçimler arasında gidip gelişlerini görebilen, soruyu anlayan ve anlatan, ve kendi içinde çözülen bir metindir şairin önündeki boş beyaz kağıt. Ve belki de taşın içindeki heykeli görüp keskisiyle ortaya çıkaran heykeltıraş gibi şair de o boş kağıttaki şiiri görüp diğer insanlara sözcükleri, yani dili aracılığı ile aktarabilen kişidir. Kağıt ve kalemin yeknesak ilişkisini mucizeye dönüştüren şey de işte bu dildir ve dili kullanan şairin dille arasındaki sevdadır. Karmaşık ve gizemli.
Dilin olduğu yerde insan vardır ve kararlar, niyetler, bozgunlar, yanılgılar, düş kırıklıkları, umutlar, umutsuzluklar vardır. Ve dil, tarihin suçlarıyla yıkanarak varolur. Yaşanılan çağdaki kirlenmelerden de, tıpkı yağmur sularını kökleriyle içine çeken bitkiler gibi nasibini alır. Özünden uzaklaşır, yapaylaşır.
Günümüzde Türk şairinin vatanı, şiirinin kaynağı olan dili, yozlaşan değer yargılarının, reklam ve dublaj dilinin, yabancı kültürlerin ve dillerin sürekli olarak at oynattığı bir alan haline gelmiştir: Şiir dilini, Q dilin tarihsel, kültürel gelişme pratiği ve bu. gelişmenin yer aldığı coğrafya, etkileşimli olarak belirler. Şair, kendisini ırk temelinde değil, coğrafya ve kültür üzerinden tanımlar. Şairin şiir dilini ise, en genel anlamda ortak dil ürünlerine karşı ya da yandaş konumlanışı yanında sosyal ve ruhsal pratiği belirler. Kanımca, Batı kültürü ve modernizminin sorgusuz benimsenip benimsenmediği ve dışarıdan gelen kabul edilirken varlığını sürdürmenin temel koşullarının mihenk taşına vurulup vurulmadığı, konusu Türk şairinin düşünmesi gereken bir olgudur. Farklı olanla kurulacak olan ilişki üzerinde yeterince fikir yürütmesi gerekliliği günümüz Türk şiirinin sorunlarından biridir bana göre.
Üstelik çağdaş dünyada doğu ve batı ayrımı giderek anlamsızlaşıyorsa, modern sonrası bu çağda globalleşmenin, ırkçılığın silahlandırılışının, sömürünün kimliksiz kol gezdiği bir dünyada yaşıyorsak, şair belki de her zamankinden daha çok diline, yani vatanına özen göstermek zorundadır. Şairin kaleme aldığı sadece ,şiir değildir çünkü. O tanrısal bir emanetin taşıyıcısıdır. Yeni efsaneler kurarak, başlangıçlara, o arı, ve duru insana -geri dönüşün yol açıcısıdır. Şair, insanın insanlaşma sürecindeki ilahi görevin şamanı olduğunu, hep anımsamalıdır. Şair şiirini kendi diliyle yazar ama, ama dünya için ve tüm insanlık için yazar sonuçta.
Çünkü, şairin vatanı şiirlerini yazarken kullandığı dil, coğrafyası ise insandır, insan yüreğidir. Vatanı dilidir; çünkü şair, yazdığı dilde yaşar, onunla düşünür, soluk alır, soluk verir. O yaşayan dilden yola çıkarak yarattığı yeni dille, şiir diliyle; varlığı, yokluğu, var oluşu, yok oluşu sorgular. Onun işi budur çünkü. Bunun için vardır. Bunun için seçilmiştir. Çünkü şair hayatın içgüdüsü olan arayış kavramının, yazdıklarında ve yazacaklarında ifadesini bulacağını çok iyi bilir. Kendi varlığının anlamı da burada, bu amaçta gizlidir. Onun şiirinde kullandığı dil, şiirle gerçekleştirdiği büyünün atmosferi, oksijeni, hammaddesi, ateşi, buzu, tanrısı, kölesi ve tapınağıdır. O bilir ki, şiire gücünü verecek olan sır, sözcüklerin kökeninde gizlidir.
Bu nedenle sırrın peşine düşer. Bir tek sözcükteki dip anlama varabilmek için saatlerce, günlerce, belki de yıllarca arar durur. Aradığı nedir peki? Henüz göstergeler ve sözcükler kirlenmeden, yalana bulaşmadan, ırkçılıktan, tarihten ve ideolojilerden yükselen katran kokusu üzerlerine sinmeden önceki arı dile, som anlam katmanlarına ulaşabilmek, lekelerin altında can çekişen pırıltıları gün ışığına çıkarabilmek için bir yol, bir iz…
O bilir ki, insana ışığı işaret etmekle yükümlüdür ve yine bilir ki, insanın içine hapsedilmiş olan saf insanla buluşabilmesi için şiirden başka seçeneği yoktur insanoğlunun. Yitip gitmekte olan anlamlara, gelecekteki özlemlere dair bili ve kehanetler sözcüklerin kökeninde, derininde gizlidir ve şair işte o derinliğin dip dalıcısıdır.
Şairin işi dili giysilerinden soyarak, onların saflığını, özünü çırılçıplak göz önüne sermektir biraz da. Şairin dilden başka toprağı, mülkiyeti, evi yoktur. Silahı da, kalkanı da dildir sadece. Şair varoluşunun bedelini sözcükleriyle öder ve varoluşun kapısını sözcükleriyle zorlar.
Zira, şairin coğrafyası insandır, insan yüreğidir. Bir coğrafya üzerinde kültürler ölebilir. Dinler değişebilir. İnsanlar ölebilir. Depremler, soykırımlar yaşanabilir. Coğrafya üzerinde her şey allak bullak olur ama yaşam biçimi nereye evrilirse evrilsin, insan varolduğu sürece sözün büyüsüne hep gereksinim duyacaktır. Fiziksel ve beşeri coğrafyalar, farklıIıkların, ayrıntıların zenginliğini ve güzelliğini ekler kültüre ve şiire.
Bunun dışında insana özgü temel kavramlar her yerdedir. Örneğin, yıllarca özgürlük düşüncesini bilince getirmemiş herhangi bir insan, bir gün ansızın özgürlük talebiyle uyanabilir yatağında. çünkü bu insani kavramlar insan yüreğindedir hep, farkında olunsun ya da olunmasın.
Şiir de öyle. İnsanın yaşadığı yer, üyesi olduğu topluma ait kültürel öğeler, beklenti ve umutları farklılıklar da gösterse, öz oradadır: İnsan yüreğinde. Asıl olan insanın ta kendisidir; daha güzel bir dünya özlemi gibi, sevgi gibi, özgürlük gibi insana özgü beklentiler hep oradadır.
Eskiden beri oradaydı ve yarın da orada olacaktır. İnsan var olduğu sürece. Bu değişemez; değişmeyecektir de…

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın