Öykü

Şenol İle Rukiye/ Aylin Öz, -Öykü-

Alo efendim canım, tamam tamam zaten yeni geldiler, içeriye yenice girdiler çay koydum hemen yetiş dedi kadın ve telefonu kapattı. Sanki uçacaktı adam. İş çıkış saati belliydi, servis ile gelecekti ama yinede telaş yaptı kendine kadın. Zayıftı, hani üf desen uçacak kadar. Tren vagonunu andıran uzun, yeşil gözlere sahipti. Sakın uzun göz olur mu demeyin, normal insan gözünün iki misli idi yani anlayacağınız. Kaşık kadar suratı vardı eskilerin tabiriyle, okka gibiydi burnu ancak sinüzitten tıkanmış olmalı ki genizinden konuşuyor gibiydi. Arada burnundaki havayı dışarıya itiyor da öyle nefes alabiliyordu. Üç çocuk anasıydı, üçü de erkek. Evde ki dört erkeğin bir kadınıydı. Başında yarı aşağıya kayan sonra onu saçını göstermeme adına düzeltip direniyordu yaşama karşı Rukiye tüm naifliği ile.

– Şenol’ du arayan dedi genç kadın misafirlerine dönerek. Kartı basıp geliyormuş diye de ekledi. Şehrin ünlü tavuk fabrikasında işçi idi, saat beşi gösterdiğinde her iş yerinde ki çalışan insanlar gibi oda kartını okutup evine dönerdi. Evine düşkün bir babaydı. İkinci kez çaldı telefon,

– Efendim Şenol’um, yok canım bir şeye ihtiyacım yok, yinede sağolasın dedi ve kapattı telefonu.

O gün misafirleri, Şenol’ un İzmir’ de yaşayan öğretmen kızkardeşi Emine’ nin kayınvalidesi, kayınpederi ve kayınpederinin yeğeni Ayşegül’dü. Fahrettindi adı kayınpederinin, yaklaşık sekiz aydır kanser ile mücadele ediyordu akciğer kanseriydi hastalığı. Derin bir öksürüğü vardı hiç geçmiyor, uzun uzun öksürüyordu sadece. Akhisar ‘da oy satan ve bu hastalığa şifa olduğu söylenen birini ziyaret için gelmişlerdi. Kanseri yendiği iddia edilen bu otun adı yapışkan andız otu idi. Şifa aramak İçin buradaydılar gelmişken de Şenol ve Rukiyelerin yeni aldığı evi tebrik etmek istemişlerdi. Çok düşünceliydiler bu anlamda diye düşündü Ayşegül. Zira kendi göğüs kanserini yenmiş, İzmir’ e her ilaç almaya gittiğinde amca ve yengesi hastaneye gelir moral verirlerdi, hiç unutmuyordu bunu, bu anlamda darda kalana koşmalarını hep alkışlamıştı.

Ziyarete gelene kadar çok dolaşmış ve yorulmuşlardı aslında. Garajda buluşmuş yaya olarak Akhisar’ın arka taraflarına doğru yol almışlardı. Yürüdüler ağır ağır zira solunum sıkıntısı yaşıyordu amcası. Bu yüzden sakin ilerliyor sanki kendi canı istiyor da ondan yavaş yürüyor havası vardı Ayşegül’ de. Oysa durum farklıydı. Gidecekleri otçunun oralara vardıklarında bir keresteci dükkanına yanaştı ve sordu.

– İyi günler abi, burada ot satan bir amca varmış biz onun evini arıyoruz dedi.

– Sat- mı- yor diye heceledi adam, anlamadı üçü de. Satmıyor diye yineledi. Para yok işin ucunda diye de ekledi. Sonra yolu tarif etti, doğru gidin, sola dönün üçüncü ev dedi. Teşekkür edip ilerlediler ve bahsedilen eve vardılar. Bahçeli bir evdi, evin önünde ahşap masada iki adam oturuyordu. Selamlaştılar.
– Biz Lütfü amcayı arıyoruz dedi Ayşegül. Buyrun benim. Şaşkına döndü üçü de. Cam gibi parlak ve mavi gözleri vardı, göğsüne uzanan beyaz sakalları, iri, etli ellere sahipti adam sanki şifa İçin yaratılmıştı eller diye düşündü. Upuzundu boyu, hani yaşlanınca insan küçülür derlerdi ya hiç alakası yoktu .

-Neredensiniz ? İzmir’ den geliyoruz dedi Fahrettin. Hasta olan sen misin? Evet. Çok mu içtin sigara illetini? İçtim ama bıraktım bir sene oldu bırakalı, tam bir sene. Çok uzun bir süreç sanıyordu bir yılı. Oysa nedir ki topu topu oniki ay İşte. Ama sevdadan ayrılan aşık gibi ona uzun  geliyordu sadece.

– Hımm bayağı olmuş dedi sert bir dille Lütfü amca. Adamın yüzünden sağlık fışkırıyordu adeta. Pembe yanakları vardı öpülesi. Sekseni geçmişti yaşı ancak top tüfek yıkamaz gibi görünüyordu yakından. Ayak ayak üstüne attı koyu gölgeli çınar ağacının altındaki mavi renkli ahşap sandalyede otururken. Şekeri dedi çıkar at hayatından, ben tam yirmi senedir kullanmıyorum bal yiyorum onun yerine. Her sabah bir çay bardağı bal yerim ben, etin de kabasını, asla yağlını tüketmem, ekmek ekşi maya ekmeği olacak, tereyağı ve zeytinyağı olmazsa olmazım, tuz asla bulundurmam soframda sende yeme dedi ve ekledi yılda arıcalardan üç teneke bal alırız ve hanımla birlikte tüketiriz. Yapışkan andız otundan bahsetti sonra ve bir tutam poşete koydu, bunu kaynar suya atın ve on beş dakika kaynatın kapatın, yalnız bir buçuk kilo suya diye de ekledi. Bunu sabahtan yapın yatana kadar bitir, ot bitince yine gelin yine vereyim. Ben dedi iki kez savcı önüne çıktım, hep şikayet ettiler, otu satıyor ticari kazanç elde ediyor diye, neyse ki aklandık, bizim işimiz rıza için, dua edin yeter. Şimdi taşlar yerine oturuyordu, yol sorduğumuz o keresteci adamın niye kelimeyi hecelediğini şimdi daha iyi anlamışlardı. Zaten bir daha gitmek nasip olmamıştı otu almaya, zaman yetmemişti.

– Allah razı olsun senden dedi üçü de. Lütfü amcaya el salladılar ve ayrıldılar oradan . Bu ilk ve son geliş olacaktı.

Dönüşte arka yolu tercih ettiler, bahçeli ve üç katlı. Takvim 18 nisanı gösteriyordu ve güller her renginden açmış  ve baharın müjdesini veriyorlardı adeta. Kırmızı güllerin önünde fotoğraf çekildiler, öyle güzel kokuyorlardı ki buradan ayrılası gelmiyordu insanın. Hatıra bıraktılar zaman yolculuğunun herhangi bir dilimine ve yollarına devam ettiler, kaplumbağa misali ağır ağır bir saatte Akhisar merkeze ulaştılar.

Meşhur Ramiz Köfte yediler, üzerine de tulumba tatlısı. Demli çay içtiler zira yorulmuşlardı. Sonra özel bir hastanenin yakınında oturan Rukiyelere doğru yol aldılar aheste aheste. Akhisar sokakları kanalizasyon çalışmaları nedeniyle köstebek yuvalarına dönmüştü. Savaş alanı cengaverleri misali o çukuru aştılar, bu hendeği geçtiler, dozer ve iş makinalarını yara yara , yolları aşarak hedeflerine ulaştılar. Yollar hallaç pamuğu gibiydi.
Ev beşinci kattaydı, zorla çıktı Fahrettin merdivenleri, dağ gibi geldi sanki ona, hastalık içten içe yoruyor olmalıydı, yüzünün rengi sararan yaprağın rengini anımsatıyordu. Zor zahmet çıktılar eve girdiler. Oturdular ama uyku bastırdı uyuklamaya başladı, üşüdüm dedi. Karısı Ayşe seslendi;
-Fahri Can’ ım yat dinlen biraz. Eskiden beri hoş tutma adına bu ismi söylerdi kadıncağız. Zaten hastalandığından beri kendine bakmıyordu garibim, unutmuştu kocasının derdinden. Ama unuttuğu bir şey vardı, kendisi iyi olursa ona İyi bakabilirdi. Koltukların kırlentini devirdi, başını yastığa koyar koymaz uyudu. Düdüklü tencereyi andıran bir ses çıkarmaya başladı, horluyordu. Rukiye battaniye getirdi çelimsiz vücuduyla ilerledi ve örttü üzerine.
İkindikme gibiydi bacakları kadının, kilo namına bir şey yoktu üzerinde. Üç çocuğu nasıl doğurmuştu? Radyoya doğru ilerledi sesini kıstı hafiften, durum Leyla çalıyordu Ayşegül Aldinç’ ten.

Mutfağa geçti Rukiye, evin on bir yaşındaki büyük oğlu Ahmet yok oldu ortadan. Yirmi dakika sonra kapı aralandı, çocuk girdi odaya. Ayşegül sordu;
– Nereden geliyorsun Ahmetcim? Şey dedi, yufka almaktan annem börek yapacak size . Utandı yere baktı, simsiyah gözleri vardı, bir o kadar da siyah ve uzun kirpikleri, saçları da ona keza, etli masumdu dudakları. Rukiye hala mutfaktan dönememişti. Az sonra Fahrettin uyandı, battaniye kaldırdılar, çay faslı başlamıştı. Börekler patatesliydi, üçgen şeklinde sarılmış, üzerine yumurta sarısı yarı değmiş yarı değmemiş fırına verilmişti. Yanında çaydanlık altı büyüklüğünde kurabiye aldırmıştı, üzeri cevizli. Ahmet, annesi kapıyı açar açmaz fırladı çekyattan yardıma koştu, şekerliği kaptığı gibi getirdi ikram etti, sehpa çıkarttı, üçü de çayı şekersiz içtiği için geri götürdü şekerliği mutfağa. Kapı sesi duyulmuştu, babaları gelmiş olmalıydı, elini yüzünü yıkayıp içeri geldi. Önce kapının camından gölgesi göründü, sonra açtı kapıyı Şenol içeriye girdi.
– Bismillahirrahmanirrahim dedi önce.İki eliyle öyle sıkı sarmaladı ki Fahrettin’ in elini bir anda Padişahım çok yaşa diyecek sandım. Hoşgeldiniz dünür amcam, hoşgeldiniz dünür teyzem, sizde hoşgeldiniz Ayşegül abla dedi.
Kırmızı yanakları vardı Şenol’ un, otuz beşinde olmalıydı, saçı sakalı beyazlaşmıştı, küçüktü boyu, kollarını açarak girmişti odaya, kazağı bir beden büyüktü bu yüzden bileğinin altına inmesin ellerini açıyor ve gerginleştiriyordu. Bordoydu üzerinde ki  kazağı, kot pantolon geçirmişti ayağına. Ahmet ona benziyordu telli ve mühür gözlüydü ikisi de.
Hal hatır sordu, çok iyi gördüğünü söyledi, Fahrettin ‘ e. Gülümsedi kim istemezdi ki sağlıklı olmayı!

– Ayaklarım dedi zorlanıyor yürürken, diz kapaklarını tuttu, hiç tutmuyor kıkırdak hiç kalmamış dedi doktor. Otuz beşinde tükenmişti ne yazık ki.  Portifleri dizlerimle ittirmekten amca dedi. Meslekte on beşinci senem diye de ekledi. Yalan de diyesi geldi insanın, aman cancağzım etme daha çok erken. Ancak öyle riyasız anlatıyordu ki inanmamak içten bile değildi. Kıyamıyordu insan ondan kaygılanıyordu.
– istifa et defi Fahrettin.
-Yok amca dedi, yirmi senemi doldurursam alırım ancak tazminatımı, yoksa yanar on beş yılım.  Bu şirket vermez tazminatımı koyar kapı önüne, yeni işçi alıverirler yerime.  Böyle bir şey yaparsam evin kredi borcunu da ödeyemem, maf oluruz biteriz. Zavallıcık fiziki olarak bitmişti aslına bakarsan. Yüz beş milyara almıştı evi, hiç birikimi olmadan. Rukiye ‘de aynı fabrikada kesimhanede çalışıyordu ancak küçük oğulları Beraat doğunca bırakmış işi, evde üç çocuğu vardı nihayetinde. Ama yine de yılmadı Rukiye, çocuklarını biraz büyütünce, evde çocuk bakmaya karar verdi ve arkadaşının kızını kabul etti evine. Sabahtan evde idi kız, öğleden sonra okula yolluyordu. Sakin bir kadındı yoksa evde dört çocuk hiç kolay değildi.
– Olsun dedi hiç şikayetçi değildi, halimden memnunum ben. Altıyüz lira alıyordu Rukiye, yeme içme buradan, biz ne yersek o da onu yiyor. Beraat diyor ki, anne ben bakıyorum Şeyma’ ya, sen hiç bir şey yapmıyorsun, ben oynatıyorum.
Ne yapsın kadın yetişmiyordur ki işler, hem  ne yapsın çocuk çoçuğu ister, erişkin insana tercih eder.
– Fahrettin Şenol’ a sordu sigarayı bırakmayı düşünüyor musun? Yok dünür amca düşünmüyorum. Geçenlerde denedim, inanır mısın yoldan geçenlerden imreniyordum, ah ne güzel içiyor. Ne kadar iştahla anlatıyordu, ekmekten sudan bahsediyormuş gibiydi ne garip. İçmesin istedim ama dinlemedi dedi Rukiye, kızdım dedi ve sustu sessizce, kızması bile sessizdi.
– içme bak oğlum ben hasta oldum, sağlığının kıymetini bil dedi Fahrettin. Boğazındaki kist ne durumda diye sordu Şenol’ a.
– Yutkunurken belli oluyor, sıkıntı da veriyor.Doktor hemen alayım dedi ama ses tellerine yapışık olduğundan zor bir ameliyatmış. Hem ben ameliyat olsam, rapor alsam kredi nasıl ödenir. Veresiye yaşıyordu yada tesadüfen. Dizlerim ve boğazım İçin heyete girdim, eğer istenilen oran olursa malulen emekli olacağım.
-Uğraş ablacım dedi Ayşegül, yılma sakın. Ona doğru baktı sustu, zira utangaçtı. Çekiniyordu bir kadın ile konuşmaya.
Ahmet seslendi;
– Anneeee Beraat uyandı, altına işemiş gel. Rukiye ağır ağır çıktı odadan bir daha da dönmedi odaya.

Saat altıya geliyordu akşam olmak üzereydi. Yenge kalkalım dedi Ayşegül benim Ali okuldan dönmüştür. Şenol’dan müsade istediler zira Rukiye ortalarda görünmüyordu. Koridordaki fortmantodan ceketlerini alıp giydiler. Yoldan, kansere iyi geliyor diye aldıkları acı bademi de unutmadılar, şifalıymış. Sokak kapısını açtılar vedalaşırlarken Rukiye koşarak geldi, başındaki yemenisini düzeltti. Beraat ile uğraştım, işemiş üzerini değiştirdim geciktim kusura bakmayın.

Şenol çantaları ve acı badem torbasını kucakladığı gibi beşinci kattan inmeye koyuldu, inmesine hiç gerek yoktu zaten zorla inip çıktığını oturur oturmaz anlatmıştı. Dizlerimi kıra kıra, yalpalayarak inmeye başladı Rukiye’ de ardından.
Beşinci kattan inmek çok manasızdı bahçeli bir evde otursalar haklılardı, ama bunu saygı ile bağdaştırıyorlardı ve canı gönülden seviyorlardı  sevdiklerini, kolay kolay da asla vazgeçmiyorlardı sevmekten. Aşağıya indiler, yine bir başbakanın elini öper gibi sarıldı. Şenol güle güle dünür amca, dünür teyze ve abla dedi, Rukiye de hepimize sarıldı o çelimsiz vücuduyla, yine bekleriz, sağ olun  ayağınıza sağlık. Eve kadar eşlik et deseler asla hayır demezlerdi öyle İyi insanlardı.
Yaşar Kemal ‘ in dizeleri geldi akıllara:

“O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler
Demirin tuncuna insanın piçine kaldık”

Evet iyilerden çok giden oldu, ama hala güzel insanlar var ve yaşıyorlar yeryüzünde ve dünya bu iyiler sayesinde ayakta. Biraz gidenlerden biraz da kalanlardan…

Aylin ÖZ

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın