Sinema

Şifa Belgeseli / Heal / Aytül Örcün Laçin

“Her erkek ve her kadın kendi iyileşmesinin ve kendi kaderinin mimarıdır.” Buda

Sinema yazılarımda, her ne kadar güncel ve vizyondaki filmlerden bahsetmeye çalışsam da, genel olarak zamansız yazılar yazmayı tercih ediyorum. Fakat Mart ayı başından itibaren ülkemizde de başlayan ve tüm dünyayı ilgilendiren tek bir konu var. Hepimizin zihninde, dilinde tek bir isim dolaşıyor; Corona Virüs. Özveriyle çalışmakta olanlarımız haricinde, evlerimizde izole bir yaşam sürerken, sanırım en çok yaptıklarımızdan biri de film izlemek. Tüm dünyanın etkisi altında olduğu bu zor dönemde, korunmak adına yapmamız gerekenleri TV ve sosyal medya aracılığıyla artık biliyoruz. Peki, modern tıbbın eşliğinde kullanılacak bir korunma ve iyileştirme yöntemi daha olduğunu biliyor musunuz? Özellikle son bir kaç yıldır yaygınlaşan, aslında çok eski olan meditasyon, yoga, reiki benzeri ruhsal ve bedensel şifaya götüren çeşitli yöntemden haberdarız. Ama, bize inandırdıklarından çok daha fazla kendimizi iyileştirebilme gücüne sahip olduğumuzun fakında değiliz çoğumuz. O halde, henüz izlememiş olanların, Heal yani Şifa Belgeseliyle tanışmasının vaktidir. Yani, fiziksel sağlık ve insan ruhu arasındaki güçlü bağlantıyla.

Belgesel, 2017 Amerikan yapımı. Yaşamımızı, algılarımızı ve inançlarımızı değiştirerek iyileşmenin mümkün olduğu üzerine bir film. I Am/Ben Belgeselinde olduğu gibi bir kurgu kullanılmış. 20 yıl boyunca doktorlar ve şifacılarla görüşüp sağlığına kavuşan bir kadının, alanının en iyisi bilim insanları, doktorlar, uzman araştırmacı yazarlarla yaptığı görüşmelere yer veriliyor. Aynı zamanda asla bir daha yürüyemeyeceği söylenen bir hasta ve kanserin 4. aşamasındaki bir diğerinin iyileşme sürecine tanıklık ediyoruz adeta. Sadece modern tıp değil, doğu tıbbı, enerji tıbbı ve enerji şifacılığının hastalıklarda ne kadar etkili olduğu gözler önüne seriliyor. 

Çok fazla hasta insanın olduğu günümüzde, tıp öğrencilerine bedenin kendini iyileştirme gücü olduğu öğretilmiyor olsa da, bir çoğumuz, kendimizde var olan evrensel yaşam enerjisinin yani, en büyük gücün kendi içimizde olduğunu artık biliyoruz. Belgesel, modern tıbbı asla reddetmeden, içimizdeki eczaneye açılan bir yol olduğunu gösteriyor. En ilgimi çekenlerden biri, kendisi de doktor ve araştırmacı yazar olan kişinin iyileşme hikayesiydi. Bir bisiklet yarışı sırasında kaza geçiriyor. 6 omuru sıkışıyor ve bir daha asla yürüyemeyeceği söyleniyor. Fakat o, beni yaratan akıl, aynı zamanda iyileştirebilir diye düşünüp onunla iletişim kurmaya karar veriyor. Ve, deneyimlemek istemediği düşüncelerin aklından geçmesine izin vermemeye. Önceleri tekerlekli sandalyede yaşama fikrinden uzak kalamıyor.  Bir süre sonra, zihninde bir canlandırma yaparak, sıkışan omurları düzenliyor. Bunu başardıktan 6 hafta sonra vücudundaki iyileşmenin farkına varıyor. 10 haftanın sonunda ise tamamen iyileşiyor. Kendisini, zihin-beden ilişkisini ve zihnin maddeden üstünlüğünü araştırmaya adıyor.

Geleneksel klasik bilim insanları, insanı yaşayan bir makine olarak tanımlayabiliyor. Mesela; Newtoncu anlayışta, beden, fiziksel bir aygıt gibi. Fakat 1925’te ortaya çıkan kuantum fizik böyle olmadığını gösterdi. Algımızı değiştirdiğimizde, hücrelerimizin çalışmasını ayarlayan sinyalleri de değiştiriyoruz. Başka bir deyişle; düşünceler vücuttaki kimyasalları değiştirebiliyor. Tıpkı, çevresel faktörler, beslenme kalitesi, alınan vitaminler, modern tıp öncesi atalarımızın kullandığı bitkilerin bizi iyileştirebildiği gibi. 

Dikkat çekici başka bir hikaye de, bir kanser hastasına aitti. Hastalığa yakalanmadan önceki hayatında her şeyi olması gerektiği gibi yaptığından bahsediyor. Yani vejeteryan beslenme, spor, yoga, düzenli bir hayat. Ama aşırı stres altındaydım diyor. Ve, 4. aşamada kanser hastası olduğu ortaya çıkıyor. Hayatı en doğru şekliyle yaşasan bile asıl imtina etmen gerekenden, yani stresten uzak kalamıyorsan, hastalıklar da senden uzak olmuyor. 

Belgeselde yer alan kişilerin hikayeleri aslında hiç de uzak olduğumuz durumlar değil. Şu anda yaşamakta olduğumuz Corona Virüs salgınından dolayı, tüm dünya insanları olarak stres altındayız. Belgeseldeki uzman doktorun, en büyük düşmanımıza, yani strese dair sözlerini de bu noktada aktarmak istiyorum: “Stres türleri; düşme, kaza gibi fiziksel stres, ve virüs bakteri gibi kimyasal, aile, iş, para gibi duygusal strestir. Adrenalin sistemi, savaş ya da sıvış denen bir biçimde çalışıyor. Vahşi bir hayvan karşısında enerjimizin 100’de 100’ünü kullanırız kaçmak için. Şimdi ise hayatlarımızı kontrol etmeye çalışan modern çağ vahşi hayvanlarıyla aynı durumu yaşıyoruz. Bağırsak, boşaltım sistemi, bağışıklık sistemi, üst beyin sistemindeki kaynakları kullanıp ortaya çıkan enerjiyi kaslarımıza gönderiyoruz.Bir nevi ilkel çağlardaki gibi hayatımızı kurtarmaya çalışıyoruz yani. Hafıza zayıflayıp, konsantrasyon düşüyor, toksinler düzenli dışarı atılamıyor ve bağışıklık sistemi çöküyor. Stres hormonları bağışıklık sistemi üzerinde ne kadar etkili değil mi? Organ nakli durumunda doktor hastaya stres hormonu veriyor ve nakli sonra yapıyor. Neden mi, vücuda giren yabancı organ karşısında stres hormonları bağışıklık sisteminin devre dışı kalmasını sağlıyor. Ve yabancı organı reddemiyor. Korku kimyasının yol açabileceği tek şey hastalıktır.”

Şu anda yaşamakta olduğumuz durum her ne kadar sınırlarımıza hapsolmuş hissettirse de, korku ve stresin yol açacağı bağışıklık sistemi çöküşünden kendimizi koruyacak güce sahibiz. Fiziksel anlamda alacağımız tedbirler eşliğinde, biraz da ruhumuzla ve bedenimizle ilgilenme vakti şimdi. Artık bilgi hepimiz için çok ulaşılır halde elimizin altında. Stresten, korkudan uzaklaşabilmek için illa ki bir teknik bilmeye de ihtiyacımız yok üstelik. Tüm ihtiyaçlarımıza cevap verecek bir şifacı var her birimizin içinde. İçimizdeki şifacıyla tanışmanın vaktidir belki şimdi.

Bizleri birbirimize bağlayan özümüzden şifa aksın dünyamıza. En yakın zamanda, sağlıkla, yeniden birbirimize sarılabilmek dileğiyle…

-Var oluşa aşkla…

-Aytül Örcün Laçin-

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın