Felsefe

Şiirin Sıfır Noktası/ Ali Özenç Çağlar

Şiirin gelgitleri, başıbozukluğu, kimi zaman çığlığa çarpışı, dağılma değildir. Mallarmé, buna şiirin halleri diyor. Çünkü şiir o değişkenlik içinde palazlanır. Bir bakarsınız sonsuzluğun sonuna kendi elleriyle (imgelem) bir uçurum hazırlar ve tam bu noktada düşüşün halleri yükselir, yıldızlaşma olur. O nedenle dizelerdeki sözcükler birden dili de içine alarak yaydığı titreşimlerle müziğe, yalın bir senfoniye başlangıç olur. Sözcükler renk değiştirerek koyudan giriye, turuncuya, yeşile, maviye bürünür. İşte o zaman bir palet, bir fırça çıkar ortaya; Chagall çıkar, Van Gogh, Monet çıkar. Yüzünü güneşe dönen Günebakan tarlaları, gelincikler, köprüler çıkar. Ne var ki şiir, git gelleriyle yine pusudadır ve hiç beklemediğiniz bir anda Munch’un çığlığına çarpıverir. Sesler gider gelir üzerinizden, yankı olur. İşte o nedenledir ki, buna “Şiirin halleri” denmiştir.
Burada altını çizmek istediğim, ‘Şiirin Sıfır Noktası’ değildir henüz. Olsa olsa, şiirde dille kucaklaşan sözcüklerin, aynı şiirin sıfır noktasının başlangıcının oluşturulması şeklidir. Belki şöyle, bir ifade ile tanımlayabiliriz bunu: Big-Bang’da olduğu gibi, şiir de evrenin genişlemesine taşır kendini. Evrenselliğin en üst aşamasıdır şiirin halleri. Ve o, daralır, çözülür, yeniden genişler, durmaksızın yeni oluşumların, gelişimlerin katmanlarını üretirken bize. Yani olguların, olacakların, bütüne dönüşmesi, ayrışımların tel tel sözcüklerle farklı renklerde ve titreşimlerde dizeler içindeki yerini alması, durmaksızın dille bütünleşerek kendini sonsuzluğun sınırsızlığına taşımasıdır. Olan budur bence, çokça sözü geçen ve çok katmanlılığın durmaksızın yolunun açılması. Yani, “şiir öldü mü?” biçimindeki soruların saçmalığı, şiirin tarihselliğinden uzak kalmışlığın bir göstergesidir ancak. Arkeolojik bir okuma gereklidir burada. Kayalar üzerindeki milyon yılların izinin sürülmesi gibi, şiirin de katmanlarının, değer farkı gözetmeksizin uç noktalara ulaşmak için dilin şiir ile, şiirin dil ile bağlantılarını, kaynaşmasını ve yeniden dönüşümünü yakalamaktır.
Şiir, yapısal bir varlık, bir olgudur. Kendi gerçekliği içinde her daim var olur. O, aslında hem kendidir, hem kendinden başkası, hem renktir, hem müzik; suskudur, susmaktır, kahkahadır, kırılganlık, hüzün, bir gözlemin, var oluş anının ter damlası, göz yaşıdır, sevinçtir. Değerli şairimiz Niyazi Akıncı’nın şu dizelerine bakın: “Selamın geçiyor besbelli,yeşerdi telgraf direkleri.” O, aynı zamanda içsel bir devrimin minesidir de. Onu yabancıladığınız an, kendiniz yaşama yabancılamış olursunuz. Aşkın, sevginin, şefkatin, vicdanın gerisine düşersiniz. En kötüsü, çocuk gözlerinizi yitirirsiniz. Kuşu, çiçeği, böceği anlamalandıramazsınız; örneğin bir dizedeki Cemal Süreyya’yı anlayamazsınız, bir Ülkü Tamer’i, beş bin yıl öncesinin sesi olan Sappho’ya yabancı kalırsınız. Şair şu dizelerle seslenir bize: Bu kutsal tapınakta; tütsü/ Dumanları yayılıyor sunakta, serin/ Dereler çağlıyor elma ağaçlarında. (Türkçesi, A. Mutlu. Artshop Yayıncılık) Sonra Gülten Akın geçer gider yanınızdan: Gülerken yüzün/ Aşıyor geçmişin acılarını/ Kendini yarına değiştiriyor. der, yetişemezsiniz… Şiiri yitirmek, yaşamın güzelliklerini, katmanlarını tümden yitirmek demektir.
Şiir her şeyden önce bir soluktur çünkü, yaşayan canlı bir organizma gibi düşünün siz onu. Şiir bir başlangıç, bir sonuçtur benliğimizde; evet, o düpedüz bir iç çığlıktır. Yukarıda dilimin döndüğünce tek tek altını çizmeye çalıştım: Şiir susmaktır, susarak konuşmaktır, gülümsemektir, şiir salisedir, saniyedir, gün, ay, yıl, ya da sonsuz zaman bütünüdür; karanlık bir gecede hüzme bir ışığın tınısıdır, müzikle evrilerek yüreğimizi kuşatmaya yeminli, masum bir bebeğin hıçkırığı gibi.
Dahası şiir, bir çıtır gülün alında gizlenmiş, her şeyin, her şeyidir; saf gerçekliğin düşsel boyutu. Şiir korunması, kollanması, daima ve daima dönüştürülmesi gereken, insanoğlunun ürettiği en nadide değerdir.
Anlamda Israrcılık Doğru mudur?
Anlam üzerine çok şeyler söylendi; yani şiirdeki akışta anlamlılığın yakalanması, anlamsızlığın boyutlarının daraltılması. Kimilerinin saf şiir , kendini gizleyen, sağlam şiir,gibi ifadelerle hem benimseyen, hem de buna karşı çıkışlar hep olmuştur. Çoğu şairin anlam konusunda farklı yaklaşımları vardır çünkü. Anlamı fazlaca abartmak, kimilerine göre sözcük dizemiyle şiiri nitelik olarak aşağı çekmek olur, deniyor. Aksi durum için ise söyle bir kaygı da oluşabilir, şiiri okuyucudan uzaklaştırmak; belki ama, okuyucu da şiire biraz yakın olmalı ve onun dilini anlamaya çalışmalıdır. İyi bir şiir okuyucusu, güçlü bir şiir ile şarkı sözünü ayırabilmelidir bence. Her şeyden önce bir şiirden düzyazıdan anladığımız anlamda bir anlam beklemek, ona öyle yaklaşmak şiirin doğasına aykırıdır. İyi bir şiir bir şey anlatmak şöyle dursun, ona uzaktan yakından yanaşmaz; arkasını döner. (poetika-sayfa 55/ İlhan Berk/ YKY.8.bsk.2019) Oktay Akbal da bu konuda şöyle diyecektir: “Akıl ile yazılan şiir en kötüdür bence.” Peki, şair usu kullanmaz mı, tabi ki kullanır. Ama, farkli incelikli bir gözlükle duygu dağarcığını tarayarak yapar bunu, keskin sözcüklerle imgelemi dışlayarak değil.
Aynı konuda Umberto Eco’nun yaklaşımı da yukardakilerden farklı değildir. Ne var ki o, örnekleyerek anlatır bunu; Eco’ şöyle diyor: “Diyelim ki ben bir film yapımcısıyım ve size bir sahnede karanlık bir şatonun içinde elinde tek bir mumla yürüyen bir karakteri görüntülüyorum. Siz gelip bana, ‘Bu sahneyi aydınlatmak için bir lamba kullanmayacak mısınız?’ diye soruyorsunuz. Neden? Eğer ben bu sahnenin karanlıkta çekilmesini istiyorsam, bunun nedeni, o karanlığın bir nedeni olmasındandır.” Bütün büyük şiirlerin karanlığı, kapalılığı, belirsizliliği bundan gelmez mi?” (g.a.g) Bizi bu durum asla yanılgıya götürmemelidir. Çünkü belirsizlik, anlamsızlık gibi görünen (anlam yoksunluğu) tam tersine çok anlamlılık, çok katmanlılıktır. Usta şair İlhan Berk, yine ayni kitabın 61. sayfasında şöyle sonuç çıkarıyor bu tartışmadan: “Şiir bir şey anlatmaz demek, anlamı yoktur, anlamsızdır demek değildir. Anlamla yola çıkmaz.” (Poetika/ İlhan Berk/YKY/ 8. Bsk.2019) demektir. Paul Valéry de sözü hiç dolandırmadan benzer bir tümceyi kurarken: “Bir metnin gerçek anlamı yoktur.” der. Görüldüğü kadarıyla şairler arasında bu konuda tam bir mutabakat var gibi.
Tam da bu noktada belki son sözü Dante ile bağlamakta yarar var. O meşhur, İLAHİ KOMEDYA’nın yazarı Dante Alighieri, Rıme Şiirler (*)’de şu satırlarla kesiyor önümüzü…
Ah, acımasız eğer, acı veren
gizlice hayatımı törpüleyen,
niye geri durmuyorsun
tüketmekten böyle kalbimin her parçasını
ben anmazken sana güç verenin adını?
(*) RİME Şiirler. Dante Alighieri – Türkçesi, K. Atakay/ Everest Yayınları/1. Bsk. Kasım 2014

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın