Edebiyat

Soma – New York Mektuplaşmaları – Özlem Yıldız

Sevgili Münire,

     İnsan bir süre yazmayınca eli soğuyor. Ara uzadıkça da masanın başına oturmamak için türlü bahaneler icat ediyor. Hele çoluk çocuk, iş güç de yerli yerindeyse gel de çık işin içinden. Kışın böyleyse yazın farklı mı?  

     Yazma konusundaki son çabam, biyografisini (Hikâyesini mi demeliyim bilmiyorum.) yazmaya çalıştığım Engin GÜRKEY ile Çeşme’de buluşmam oldu. Alaçatı taraflarında bir yazlık kiralamışlardı. Eşi ve kızı ile kalıyorlardı. Ziyaretlerine gittiğim gün, kiralık dairelerinin bahçesinde epey konuştuk Engin Hocamla. Müzik yolculuğunun belli başlı duraklarını, eğitimci yönünü, arkadaşlarını bir bir anlattı. Bu arada masamız yeşilliklerle bezenmiş bir gölgelikti. Zakkum çiçekleri türlü renkleri ile etrafımızı sarmıştı. Serinlik içimizi ferahlatıyordu.

     İnsan bazen yaşadığı anın anlamını sonradan kavrıyor. Çoğu zaman da bırakalım saatleri, günleri; haftaları bile farkına varmadan yaşayıp gidiyor. Dostoyevski: “Yeniden dünyaya gelsem saniyelerin nabzını tutardım.” demiş. Bu kadar olmasa da o gün, o zakkumların altında özel bir anın içinde hissettim kendimi. Hatta işi abartıp Güney Amerika’da ünlü bir sanatçı ile görüşüyormuşum hissine dahi kapıldım. Nasıl kapılmayayım ki? Bir yanda müziğin nabzını tutan bir usta, diğer yanda ona nispet yapan ağustosböcekleri… Gün dönene kadar sürdü bu atışma. Akşamüzeri denize de girdik.

     Rüzgârlı bir Çeşme gününde dalgalarla epey boğuştuktan sonra İzmir’e dönmek niyetiyle arkadaşlarımın yanından ayrıldım. Ulaşım rahatlığı için merkeze giden bir dolmuşa bindim. Doğrudan garaja gitmek içime sinmedi. “Şöyle bir çarşıyı dolansam hiç de fena olmaz.” diye düşündüm. Birkaç yıldır Çeşme’ye gelmemiştim. Merkeze en yakın yerde inip caddenin akışına bıraktım kendimi. Bir iki hediyelik eşyadan sonra sahil boyu yürüdüm. Karanlık çökmek üzereydi. Rengârenk restoranlar müşteri bekliyordu. Bendeki potansiyeli fark eden bir garson yolumu kesti. Balıklarını, salatasını, içeceklerini övdü. Ben onun anlattıklarından ziyade canlı müziğin ritmine kapılıp mavi beyaz masalardan birine oturdum. “İzmir kaçmıyor ya, hem her gün mü Çeşme’ye geliyorum.” diye de teselli ettim kendimi.

     Özetle söylemek gerekirse o sakin Çeşme akşamında epey vakit öldürdüm. Gelip geçen yolcular, limanda sallanıp duran kayıklar, hemen karşımdaki sahneden dize dize dökülen şarkı sözleri ve hepsinden daha derinde zakkumlar altındaki sohbet… Mekâna iyice ısınmış olacağım ki bir ara canlı müzik yapan kişiye flütümle eşlik ettim. Ve nihayet akşamın ilerleyen saatlerinde sıkış tepiş bir otobüsle İzmir’e döndüm.

      O günkü görüşmeden bir iki bölümlük yazı çıkacağından emin olmama rağmen araya tatil girdi. Aracımızla dört beş bin kilometre yol yapınca da yazıdan epey uzaklaştım.

     Sözünü ettiğim notlara ancak geçen hafta dönebildim. Yedinci bölümü bitirip sekize başladım. Bu arada kahramanımız artık konservatuvarın yatılı öğrencisiydi. Çevresi de işin içine girmişti. Yazılarımız hareketleniyordu. Yaz buluşmamızda Engin GÜRKEY bir iki arkadaşının telefonunu verip onlardan da bilgi alabileceğimi söylemişti. Dönem arkadaşlarından birini tarif ederken de: “O bizim karakutumuz.” demişti. “Bilgi gerektiren tüm soruları ona sorabilirsin.”

     Geçen gün Karakutu  ile görüştüm. Engin Hocamın dediği kadar vardı. Nasıl berrak bir hafıza, nasıl tıkır tıkır işleyen bir anlatım.

     O notlar bir kenarda bekleyedursun, biz mektubumuza dönelim.

     Hani koşturmaca diyorum ya, dün üç gibi bir arkadaşım aradı. Kendisi Somalı. Linyit’te çalışan edebiyat öğretmeni arkadaşımızla aynı köyde ortak bir çocukluk yaşamış. Uzun yıllar bürokraside yöneticilik yapmış. Sonra birikimi fazla görünmüş olacak ki o görevi yaptırmamışlar.

     Şimdi bir ilkokul öğretmeni. Kınık’tan ev (Toki)  aldı. Bu amaçla da yıllarını geçirdiği İzmir Karşıyaka’dan ayrılmak durumunda kaldı. İlkokul öğrencileri ile şiir dinletileri düzenlemiş, çalışkan bir öğretmen. Okuyan, yazan, sorgulayan biri. Yayımlanmış iki şiir kitabı da var. Üçüncüsü ile uğraşıyor. Kınık’a taşındığından beri ayda bir Soma’ya gelir, çarşı pazar işlerini halleder, bizi görür.

     Dün de öyle oldu. Bahsettiğim edebiyat hocam, ben ve o buluştuk.

     Ben genelde kafeleri tercih ederim. Arkadaşlarım ısrarla halkın içinde olmak isterler. Daha önce Pancar Park denilen yerden aile değiliz diye kaldırmışlardı bizi. Bu kez şansımızı Çukur Park’ta denedik. Aksilikler mi bizi bulur, biz mi aksilikleri, bilemedim. Garson, çayları masaya koyar koymaz paraları istedi. Arkadaşlarım: “Öğretmeniz, kaçmıyoruz. Bu şekilde para istemek de ne?” diye sitem etti. Alacaklımız oralı olmadı. Parayı alıp gitti. Biz sineye çekmeye razıyken alacaklımız içerlemiş olacak ki ikinci çayları getirmedi.

     Neyse! Edebiyatçı arkadaşım bir süre sonra işi olduğu için gitmek durumunda kaldı.

    Şair Hocamla biraz daha oturduk. Yazdıklarımızdan, yazamadıklarımızdan konuştuk. Okumaktan söz açılınca hemen o yakınlardaki kitapçıda aldık soluğu. Müdavimi olduğum bir dükkândı burası. Neredeyse her gün uğrardım.

     Arkadaşım raflarda aranırken (hediye kabul etmek istemese de) Hasan Ali Toptaş’ın Harfler ve Notalar adlı deneme kitabını aldım ona. Derken vakit geldi. Vedalaşıp ayrıldık. Dakikaları, saatleri birbirine eklemeye devam ediyordum. Bisikletime atlayıp evin yolunu tuttum. Civan’ı (iki numaralı oğlumuzu) İngilizce dersine yetiştirmem gerekiyordu. Kaldırım, ara sokak, araçların önü arkası demeden ilerliyordum.

     Meslek Lisesi yakınlarından geçerken karşı yönden gelen bir kadınla göz göze geldim. Ağır adımlarla ilerlerken telefonla da konuşuyordu. Gülümsediğine göre eski bir velimiz olmalıydı. Ama nereden? Söyleşilerden mi, ayrıldığım okuldan mı, Beyaz İnci’den mi?

     Bana doğru yönelince yavaşladım. O da yetmedi, durdum. Velimiz(!) konuşmakta olduğu telefonu bana uzattı. Telefonun ucundaki kişiye de: “Özlem Hocan!” dedi.

    Sesin sahibi, birkaç gündür aklımdan geçirdiğim öğrencimdi. Bu günlerde ne zaman okumaktan söz açılsa onu anıyordum. Özel bir öğrenciydi. Ona getirdiğim iki yüz sayfalık kitapları akşamüzeri teslim ederdi. Nasıl başarıyorsa hızlı okuyordu. Bu yıl üniversite sınavına girmişti. Nereyi kazandığından haberim yoktu. İşte şimdi öğrenecektim.

    “Alo, alo… Ümmuhan!”

     İskenderun’da Endüstri Mühendisliği okuyormuş. Okulunu seviyormuş. O an için Gaziantep’te bir etkinlikteymiş.

     Saniyeler süren bu konuşma duygulandırdı beni. Hele: “Üzerimde emeğiniz çok hocam.” diye biten sözleri…

     Annesine uzattım telefonu. Konuşacakları bitmemişti belli ki. O mutlu kadına el sallayıp yoluma devam ettim.

     Bir gün Ümmuhan’a nasıl bu kadar hızlı okuyabildiğini sormuştum. Özel bir çaba harcamadığını, hızlı okuduğunun farkında bile olmadığını söylemişti. “Annem o zamanlar Endüstri Meslek Lisesi’nde çalışıyordu. Okul çıkışı yanına giderdim. Onun işi bitmek bilmezdi. Ben de o sırada okul kütüphanesinde kitap okuyarak vakit geçirirdim. O zaman oldu galiba.”  

     Endüstri Meslek Lisesi raflarından Endüstri Mühendisliğine…

     Duygular, düşünceler peşimi bırakmıyordu. Bu telefon görüşmesi yüz bin kişilik bir şehirde ne güzel bir tesadüftü! Bir şairin masasından kalkınca da insanın başına ancak böyle şeyler gelebilirdi.

     Az önce telefonu tutan elimin ısındığını hissediyordum. O sıcaklıkla: “Yarın bir mektup yazmalıyım.” dedim kendi kendime. “Günlerin, haftaların, ayların nabzını tutmaya çalışan bir mektup…”

Özlem YILDIZ

              18/10/2019

                  Soma

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın