Edebiyat

Tiyatro Sanatı Üzerine / Havva Ağral

En genel tanımla insanı, insana, insanca anlatmak. Bundan daha geniş bir çeper tanımı olabilir mi? Bu sanat, insan materyalini sonsuz kullanabilir. Sığ karakterler, ya da derinlikli kişilik resmi olarak yeniden insanı sahneye koymak. Karikatürize etmek, soyutlamak, nesnel formlarda yeniden ve yeniden ele almak. Konu sonsuz bir doğaçlama ve deneyselliğe açık insan konusu. Ancak tiyatro konu sıkıntısı çekmezken, alılmayıcı alanında hep bir çeperin içinde hapsolmuş durumda. Bunda algıların, kitlesel formatlanışın, ekonominin, demokrasi algısının, eşitlik duygusunun, sanatın toplumda karşılaştığı çarpıtılmış yansımalarının payı hep olacaktır.

Birileri, sosyal yaşam becerisi olarak adam kazıklamayı, katakulli çevirmeyi, iyiymiş gibi yapmayı öğrenirken ve öğretirken, yaşamın bu çarpık haline de tiyatro demekten kendini alamıyorsa, işte o zaman gerçek tiyatro sanatının itibarına da leke sürülmüş olur. Yüzlerce yıllık emeğin üzerine yapışan bu leke ancak yine kitlesel bir algıyla değişebilir. Bunun da zaman ve emek ile onarılması ihtimalini düşünmek zorundayız. Siyasi yapılar, ekonomik sınıflar sanatın algısı noktasında değişkenlik gösteriyor. Halbuki tiyatro sanatı, eşitleyici, sağaltım edici, erdemci, ahlakçı, didaktik niyetiyle yola çıkan bir grup sanatı olarak hep aramızda. Yeter ki görmesini bilelim. Tiyatro boyut ve katman sanatıdır. Ontolojik bir bağıntının görüngüleri ve diyalogları ile insanı insana, insanca nın yığınla metodiği ile insana değgin üretim yapmaya uğraşan bir alandır. Komplike bir ağın içinde, görsel, işitsel, duygusal araçlarla hep insan odağına varmaya uğraşan bu sanat, kitlenin kitlesel çarpıklığına ve kirine pasına uğramaktan kendini bir türlü kurtaramıyor. Yasaklanıyor. Sansürleniyor. Suçlanıyor. Varlığını suç gibi duyumsatanlar bu sanatın itibarı ile uzun yıllardır oynamaktadır.

Antropolojik noktada gülme eyleminin doğal yaşam seleksiyonunda bile payı olduğu gerçeğinden bakarsak, insan, kendi nesline , kendi elleriyle ihanet ediyor diye bilir miyiz? Gülmenin, öğrenmenin, var olmak ve ulaşmak çabasının eşitleyici yanını ötelemek, kimin işine yarar? Sadece belli bir kesimle işi olan, diğer kesimi ötekileştirmekle bu işi ancak döndürebilen siyasi erklerin değil mi? Halbuki öteki dediğimiz varlık, biz insandan bir uzantı. Ve kitlelerin üzerine gölge düşüren, üst perde oyunlar varken, tiyatro samimi bir çocuk gibi, her yerden darbe almaya, ama yine de kendinden vazgeçmemeye çalışan bir alan olacaktır. Siyasi kamplaşmalar, ekonomik sınıflaşmalar, insan gerçeği ve mucizesinin önüne yapay bir perde indiriyor. Kendi faunasını dünya zanneden illüzyona, simülasyona inandırılmış bir kitleye dönüşürken, insan kendi gerçeğine yabancı, kendi var oluşuna suç gibi bakmayı öğreniyor. Politize olmayı salt kendi ideolojik kampından, insancıl olmayı, kendi faunasından yorumlayan, kısıtlı düşüncelerin simülasyonlarında kısılıp kalıyoruz. Orta Doğu bataklık deyip geçmek, demir perde dediğimiz insan geçmişine küfretmek, Rus kadınlarının sadece fahişe ve bundan zevk alan, para avcısı birer figüre indirgemek ve dahası. Bize sunulan ile yetinmek, bilmek değil aldanışın birer sonucuna evrilmemizi bekleyenlere, beklediği cevabı vermek oluyor.

Kaldı ki insan zihninin varlığı, yüz binlerce yıllık bir emek iken, aşağı yukarı son iki yüz yıl, bunun tahribatına harcanmış gibi. Sistem mutluluğu, ve konforlu yaşamı bir zorunluluk, eksikliğini de bir arayışa itmek noktasında algılarla insanlığın duygularını sürekli manipüle ederek geçirtiyor. Sanki bu insanlık, zorlu yıllardan, kıtlıktan, salgın hastalıklardan, yüz yıl savaşlarından, tarım kültüründen çıkmamış gibi. Tamamıyla konfor ve lüks yaşamın içine, dijital simüle bir yaşamın içinde aniden var olmuş gibi kendi varlığını sorgulamak yerine neden mutsuz olduğunu sorgular hale getirildi. Kişisel gelişim kitapları sözde mutluluğu baz alır gibi görünse de, kartel şirketlerin mutluluğu, liberal toplumun refahı, egemen erkin kültürel dayatmasının muhafazası vs alt metinlerini içermektedir. Kişisel gelişim, sistemde insanı sisteme en iyi angaje etmenin aracı olmayı anlatmaktadır. Yine bu simülasyondan sinema filmleri, diziler, şarkılar yine çarpıtıcı olma payını alarak bize ulaşıyor. Gerçek mutluluk, her zaman her an mutlu olmak zorunda olmadığını bilmek yani gerçeklik duygusunda saklı olabilir. Kendisine karşı dürüst olan insanın iç huzurunda da saklı olabilir. Diğer gam olma becerisi, erdemli insan olma dirayeti, simülasyon dünyanın ötesindeki insanı görmek vs.

Önceden eski hafif müzikler bile şiirlerden bestelenirken, şimdilerde tamamıyla boş sözlere, hareketli birkaç tını kondurmakla sınırlandı. Sonuç unutulmaya mahkum yaz şarkıları, unutulsun ki yenileri piyasaya çıksın türünden vizyonda olan filmler, best seller olması şart basit romanlar. Çocuklara klasikleri okutmak yerine “saftirik” türünde seri romanlar okutmak. Her şeyin içini boşaltmak ve inadına sadece mutluluğun pazarına meta sürmek üzerine bir kitlesel sanat algısı yaratmak. Ancak bunun yanında, hala iç disiplinini, ahlakını, dirayetini korumaya çalışan tiyatroyu görüyoruz. Maalesef edebiyat, sinema türünde de dayanmaya ve ayakta kalmaya çalışan ancak bireysel çabalar görebiliyoruz. Ve kalıcı olanı bulamıyoruz.Peki neden tiyatro sanatını dejenere edemiyorlar? Çünkü hala o iç disiplini ve etik anlayışı ile ayakta kalmaya uğraşan en ciddi sanat olarak, bünyesindeki gerekliliği yaşatmak ilkesinden ödün vermiyor. Tiyatronun etik, ontolojik, disiplinli bağlarını yüzyıllardır koparamıyorlar. Tiyatro, belli bir seviyeye ulaşmış insanın, donanımın ve grup disiplininin gerektirdiği gibi davranmaya devam ediyor.

Bu yapıya dair en fazla sansür, oto sansür, yöntemleri ile müdahale etmeye uğraşılıyor. Bir de kadrolaşma yolu ile içinin tavsiyesi yoluna gidilmiş olabilir. Ancak tiyatro yine de o öz disiplin yuvası olmaktan çıkarılamamıştır. Tiyatro her daim muhalif bir duruş ve insan odağını kaçırmayan bir sanat dalı olarak bu yapıyı muhafaza edecektir. Tiyatro eleştirel yapısının olanağı ile, kendisine dejenere yaklaşanı da eleştirir. Dalgasını geçer. Meseleleri kendi açısından değerlendirmeyi iyi bilir. Sansür, oto sansür ya da kadrolaşma, emperyalizm, dayatılmış olan simülasyon dünya, tiyatro muhalif duruşuyla elindeki her şeyi malzemeye dönüştürebilecek denli zengin bir uğraşı alanıdır. Absürd, deneysel, trajedi, edebiyat,bilim, hayat ve gerçeklik duygusu onun elindedir. Brecht “ Gerçekçi sanat, gerçekçi duymayı, gerçekçi düşünmeyi, gerçekçi eylemeyi olanaklı kılar.” Diyerek tiyatronun kapsamını tarif eder.

Birileri tiyatroyu yakmak istese, tiyatro o meşaleyi alır ve yüzünüze tutar. Ve” siz busunuz “ der. Birileri bu sanatın itibarı ile oynamaya çalıştığında, tiyatro o birilerine öyle bir ayna tutar ki, o karanlık kendine gülmeye başlar. Ya da kendi haline acır hale gelir. Bu sanatın devrilmez oluşunda insan doğasının oyun yanı, yaşam sahnesinin duygu hali ve insan benliğinin, kendilik sürecindeki var oluş serüvenini ve daha pek çok argümanı görmek zorundayız. Sanatı yaratan eller, birkaç kuşak sonra bu sanatın itibarına gölge etmeye başlıyor. Halbuki yaratan da yıkan da biziz. Kurguladığımız din, inanç, mezhep, dogma düşüncelerle kendi yaratıcı ellerine ve duyularına ket vuran döngü de insan, yine o döngünün içinde kendini aramaya başlayacak.

Pek çok siyasi yapı ve inanç, eşitleyici ve iyi niyetli ortaya çıkarken, neden durum tersine döner? İnsan faydacı, benlik duygusu ağır, hırslarına yenik düşen bir varlık olduğu için. Tiyatro böyle liderler, yapılar, oluşumlar için de eleştirel bütünlüğünü korur. Dönemler geçer. Sanat elindeki materyallerle ölümsüzleşir. Dürrenmat’ın oyununda kendi krallığını bilerek çökerten bir lider vardır. Büyük Romulus oyunu; hem absürd hem komik, hem dünyaya bir eleştiridir. Mesele düz anlatım olsaydı, Romulus acımasız bir lider olacaktı. Çok fazla kan akacaktı. Yenilgiyi kabul etmenin imparatorluğu teslim etmenin gösterimi bu eseri ölümsüz kılmaktadır.

Anlam, kimlik, var oluş, tarihsellik, felsefe ve yine sanat. İnsanlık, doğanın döngüsünde, kendinde bir doğa uzantısı olarak bu döngüde de yer alacaktır. Doğum, ölüm, kendinde kutsal gördükleri, değer atfedilenler, değersizleşip ötekileşenler, yapaylık duygusu, ya da gerçekler. Gerçeğin içindeki illüzyon vs. İnanç kendi içinde, benzer hikaye örgüsü yaratıyor. Kurban vermek, ritüeller, tapınmak, teslimiyet vs. Bütün tevatürlerin ortasında yine insan. Bütün türetilenlerin sonucunda yine insana varmak. Öyleyse insanı odağına alan tiyatro da yine insanla birlikte var olmaya devam edecektir. Bu sanatın itibarı insanlığın itibarıdır. Görmek zorunda olduğumuz insani eylem budur.

HAVVA AĞRAL

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın