tiyatro

Tiyatronun Gelişim Süreci ve İnsan/ Havva Ağral

Tiyatro sanatı insanlıktan bu yana en yaşlı sanat alanı olarak bizimle birlikte yaşatılmaktadır. İnsanlık var olduğu müddetçe bu sanat dalı da, insanla birlikte olmaya devam edecektir. Dünyada tiyatronun ilk adımları, inançlar, ritüeller, meclis sosyal yaşamda oyun oynama ve bunu bir geleneksellik haline getirme gibi yollarla gelişmişti. Hatta insanlık, primitif dönemlerinden beri metafor düşüncenin bir ürünüydü. Kendisini var eden, dizayn eden insan için benzetmeler, yansıtmalar, zaten yaşamsal varlığının birer koşulu olarak, hep insan ile birlikteydi. Sanat edimsel araçlarımızın başında geliyor. Tiyatronun primitif kökeni olarak din, büyücülük, hitabet gibi bu edimsel araçların varlığı ile açıklanabilir.

Dünyada tiyatro pratiği olarak literatür bilgi Yunanistan ve mitolojisini kaynak gösteriyor. Gelişen teknoloji ve dünya algısı tiyatronun da o gelişme seyrine paralel ilerlemektedir. Eskiden anfi tiyatro denilen büyük meydanlar, şimdi salon tiyatroları olarak, boyutunda ve algısında değişime uğradı. Tiyatro herkese açık büyük bir meydan gösterisinden, elit bir çevrenin haz aldığı kısır bir alana da sıkışmış oluyor. Ayrıca Yunan mitolojisindeki tanrı fikri ile, bu gün dünyanın pek çok yerindeki ve Yunanistan’daki tanrı fikri de değişime uğradı. Tanrı fikrinin değişime uğramasında, ekonomi, milliyetçi düşünce gibi başka edimsel koşullarında da araç olduğunu görmek gerekiyor. Her geçen gün daha kapalı toplumlar, kendi içine dönük sorunsallıklar ülkeleri her geçen gün daha faşizan ve saldırgan hale getirirken, sanat cılız bir sese dönüşüyor. Antik Yunan mitolojisi tanrı fikrinde insanı ortaya koyar. Hırslar, taht ya da yücelik veya güzellik kavgaları hep insana dair niteliklerdi. Doğa üstü anlatımların, diğer tanrı fikri düşüncelerle benzerliği de bir o kadar dikkat çeker. Zeus’un dünyayı sular altında bırakması ile Hz Nuh’un gemisi düşüncesinde de akrabalık sezinliyorum. Aslında gelmek istediğim nokta şu, tanrı fikri insandan uzaklaşıp, insan üstü bir platforma geçince, salt ulak ya da peygamber olanların statü kazandığı başka boyutta bir inanca geçiş söz konusu oldu. Tanrı ulaşılamayan, insanın aciz olduğu inanç, sanata olan yaratıcı bağımızı koparan bir zemin hazırladı. Çünkü yaratıcı her fikir, insanların kutsallık yücelik olarak işaret ettiği tanrısallığa şilk koşmak olacağından insanlar kendi yeteneklerinin önünü kestiler. Engizisyon dönemi ya da Orta Doğu ülkelerinde sanatın gelişememesi gibi sonuçlar, tanrı fikri ile insanların kendi yaratımlarının önüne geçmesi bundandı. Ancak tanrı fikri bir metafordu. Yani yıllarca kendilerine acı çektirdikleri düşünce, kendilerini korkuya, acz duygusuna kaptırdıkları tanrı düşüncesinin kendisi de, insan öznesinin kendi dışında bir güç araması ile ortaya çıkmış, metafor bir düşünceydi. Antik Yunan düşünce dünyasından Roma dönemine geçiş, Arena gösterilerini de beraberinde getirdi. Arena gösteriler, insanların primitif yanına hitap eden, ajite duyguları harekete geçiren bu anlamda da toplum modelleri yaratmanın ilk metotlarından biri olarak karşımıza çıkar. Bütün bunları kısa özetler halinde geçsek bile, bu alanda, tiyatro tarihi alanında ciddi derin araştırmalar olduğu gerçeğini de es geçmeyelim. Biz ilk dönemlerde tiyatronun doğuşu ve insan doğası üzerine özelikle durmak istiyoruz. Çünkü insan varlığı kendi doğasından türettiği sanata, yine kendi doğasının panik haliyle inkardan gelen yanıt verdiği için aradaki ilginç çelişkinin vurgulanmaya değer bir gerçeklik olduğunu düşünüyoruz. Politikalar, ideolojik kamplaşmalar, din unsurundaki taassup düşünceler, yine kendi yatarımız olan sanata nasıl balta vurdu? Roma dönemi yarı bilinçli olarak insanın ajite yanına nasıl hitap etti?

Bu gün arenaların yerini evde izlediğimiz televizyon aldı. Televizyonda özellikle reality şov dedikleri gerçek üstü, ama gerçeğe yakın, yani hiper gerçeklik duygusu ile o dönemin arenaları arasında bir benzerlik söz konusuydu. Ancak tiyatro; naif, estetik, duygulara yer veren ve dolayısıyla insan varlığına değer atfeden bir çalışmayken, zamanla ajite hiper gerçeklik duygusuna yenik düştü. Karamsar olmamak şartıyla bu gerçeği bilmek durumundayız. Aslana atılan insanlar karşısında kitlelerin duyduğu haz duygusu ile, bir cinayet hikayesini tekrar izlemek konusunda analog bir yakınlık var. Şu saatten sonra yapılan her şeyin daha bilinçli ve köreltmek üzere yapıldığını da bilmek zorundayız. Ancak tercihler yine bize ait, bir çiçeğin açma halini de izleyebiliriz, youtube’den bir yılanın bir insanı yutmuş halini de. Ve ender rastlanan durumların daha çok merak uyandırdığı da bir gerçek.

Tiyatro çeşitleri ile insanın yaşadığı fauna arasında da sıkı bir bileşke sebep sonuç ilişkileri gözlemleyebiliriz. Uzak doğunun maskları, kostümleri iklimlerle baş etmeye çalışan insanın güç arayışı bağıntısından doğmaktadır. Ejder gibi güçlü korkunç bir kostüm ile kendi ritüelinden festivaller, oyunlar türetirken, toplumsal korkularını sağaltmaya çalışan insanı görmek durumundayız. Orta Doğu ülkelerinde daha çok gölge oyunları, bilinç dışı korkuların düşsel açığa vurulması şeklinde de yorumlanabilir. Kaynaklar yine tiyatronun beden edimselliği ile antropolojik bağıntısından söz eder. Kaynaklar; insan bedeninin kültürel performanslarla da ritüellerini gerçekleştirirken, bu sanata bilincin ötesinde bir katkı yaptığını belirtir. Yani bu yaptıkları performans, alışkanlık ve hatta kodlara işlenen devinime o gün tiyatro adını vermiyorlardı. Sakınımlı olmak, taklit, tapınmak, dua, yoga, spor vs den türeyen bir oyun oynama hali.

Zamanla gelişen ticaret yolları sayesinde birbirinden farklı zamanlarda, farklı gelişimler gösteren kıtalar ve ülkeler arasında doğan ilişkilerin de tiyatroya katkıları olmuştur. Birbirinden etkileniş, birbirinin fikrinden farklı sentezlenen fikirler yine tiyatro sanatının gelişimine vesile olmuştur. Uzak doğunun masklarını batı keşfederken, batının klasik tiyatro anlayışı doğuya da ilham verecektir.

Tiyatrodan alımlanan gölge fikri, zamanla sinema ve televizyon aktarımlarına da büyük ölçüde katkı sunmuştur. Beyaz perde ve televizyonun icadı, yeniden tiyatroda slayt ve barkovizyon gösterimler olarak seyirciye tekrar dönüyor. Gelişen teknolojinin bu sanata daha neler katacağı, zaman, düşünce, sentez yeteneğimize ve bu sanata gönüllü katkılar koyan insanlığa kalmıştır. Yine edebiyat ya da senaryoların tekrar tiyatroda vücut bulması da aynı şekilde bu gönüllü katılımın sentezlediği bir üretim şekli olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda tiyatro hep var olacak bir sanat, değişimler biçim, tarz, içerikler katmış olsa da tiyatro sanatını tamamıyla öldürmemiştir.Bunun bir sonu olmayacağını, değişen algıların, teknolojinin bu sanattan çok şey koparmış olması, bu sanatı yok etmeye yetmeyecektir.

Tiyatronun alıcısı ve gönüllüsü insanlar her zaman var olacaktır. Bunun sebebi, davranış biçimlerimizin, ortak emeğin, ortak değerlerin velhasıl insan gerçeğinin bu sanatla kopmaz bağlarının oluşundadır. Zaman bu gerçeğin ötesine geçebilir mi? Değişen politik düzlemler, gelişen teknoloji, ekoloji, ekonomi vs devinimler ve mübadil yaşam tiyatro sanatını sonlandırmaya yetmez. Çünkü tiyatro, yaşamı ve insanı odağına koyan bir görsel sanattır. Bu bağlamda pek çok konuyu içeren, olumlu, olumsuz, felsefi, estetik, duygusal, teknolojik ve ontolojik ağları kapsayan bu sanat zamanı da göreceli kılacak bir yeti ve illüzyona sahiptir. Zamanın çelişkilerini, handikaplarını, olumsuzluklarını ifşa eden, hiciv eden, dramatize eden yanları her zaman tiyatronun kapsamında olmuştur. Oyunun konusu yaşam ve elimizin altındaki gerçeklerdir. Gerçeklerle oynayıp, onun üzerinden bir temaşa yaratmak fikri, insanın primitif yazılı olmayan tarihinden beri hep aramızdadır.
İnsanlık sonsuz bir temaşa gösterisi içindedir. Gerçekler, illüzyon, hiper gerçeklik, fizik ötesi, koyduğumuz her tanım insana dair bu temaşanın içinde dönüp duracaktır.

HAVVA AĞRAL

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın