Öykü

Tünelden Çıkamayan Tren/ Öykü/ Ali Özenç Çağlar

Kadın mutfakta yemek hazırlıyordu. Bu akşam yemeği erken yiyecekler. Çünkü televizyonda güzel bir Amerikan filmi var. Onu seyretmeleri lazım. Evin küçük kızı Ceren de mutfakta annesinin eteğini çekiştirerek bir şeyler söylüyor. Kadın sinirlenerek döndü kıza: “Ne istiyorsun be evladım. Rahat bırak beni, bak şimdi makarnayı taşırtacağız. Kız dinlemiyor, hala annesine mızmızlanıyordu. “Yavrum ne istiyorsun, söylesene hadi?” diyerek hiddetlendi.

-Şey diyecektim anne, Şey…

-Aman Ceren söyle hadı. Ablanla kavga mı ettiniz yoksa yine?

-Hayır, öyle değil.

-Peki ne o zaman?

-Akşam ben de o filmi seyredebilir miyim?

-Ha, şimdi anlaşıldı… Senin derdin başkaymış. Onu babana soracaksın kızım. Ben o işlere karışmıyorum.

Kadın bir yandan ocaktaki makarnayı karıştırırken, diğer yandan da salona doğru dönerek, yine de kocasına seslendi:

-Hüseyin, bak senin ufaklık bu akşamki filmi seyretmek istiyormuş.

-O önce içeriye geçip derslerini yapsın!

-Duydun mu kızım, baban ne diyor?

-Ben derslerimi yaptım ki.

-O zaman sorun yok kızım. Hadi şimdi geç içeri. Şu sofra bezini de al git bakayım. Siz masayı hazırlayın, ben tabakları getiriyorum şimdi.

Ufaklık, ekmeğin sarılı olduğu sofra bezini de alarak, hoplaya zıplaya salona koştu. Kadın da bir taraftan cacık yapmaya çalışırken, diğer yandan kızlarına laf yetiştirip, onlara çatal kaşıkları alıp götürmelerini söylüyordu. Makarna ocakta ha taştı ha taşacak. Adam ise her zamanki gibi, televizyonda haberleri izliyor. Kadın mutfaktan yan gözle bakarak: “Evin paşası, ne olacak!” dedi kendi kendine… Bir ara dış kapı çalındı, büyük kız Saadet koşarak baktı gelene. Kapıda altta oturan komşuları Ayşe Hanım vardı; oynayacak filmin saatini soruyordu kıza; kız da babasına seslenip öğrenmeye çalıştı:

-Baba bu akşamki film saat kaçta?

-Annene sor kızım ben bilmiyorum.

Mutfaktan kadın seslendi hemen:

-Sekizde Ayşe sekizde! Sakın kaçırmayın; çok güzel bir filmmiş. Oskırlı mı, oscar’lı mı neymiş. Bütün köylü bu filmi konuşuyormuş kahvelerde.

-Tamam abla. Ben de çocuğu yeni uyuttum zaten. Bizim Rüstem da pijamalarını giyip, televizyonun karşısına oturdu, bekliyor zavallım. Hep birlikte gülüştüler.

Dışarısı iyice kararmıştı. Fakat en alttaki Sarı Fuat’ın oğlu durmadan hamur yoğuruyor. Makinenin horultusu ta yukarı kata çıkıyordu… Fırıncı Enis, yarın sabah için ekmekleri hazır ediyordu herhalde. Oturdukları belediye lojmanın karşısında bulunan Belediye binasının da ışıkları çoktan kapanmıştı ama, altındaki Mahmut’un kahvesinden tek tük sesler geliyordu. Mecidiyeliler bu akşam saatinde evlerine çekilmişlerdi. Televizyonu olanlar da şu meşhur Amerikan filmini izlemek için hazırlık içindeydi. Tabi ki televizyonu olmayanlar da kendi aralarında televizyonu olan komşularını paylaşmışlardı. Kurdalininkiler (Kurt Ali) İlhamilerle birlikte, herhalde Pamuk Alilere, Temindar’ınkiler de Cebir Ustalara giderlerdi. Köy bu film için büyük bir hazırlık içindeydi. Her kahvede aynı konu konuşuluyordu. Baş oyuncusundan tutun da, figüranlarına kadar sayıyordu meraklıları. Biri, “üç Oscar almış” derken, diğer bir grup, bunu yeterli bulmayıp: “Hayır sen yanlış biliyorsun kardeşim, bu film tam yedi oscar aldı!” diyordu. Halil Aga’nın kahvedeki ocakçı, beyaz kirli bezi omzuna atarak tartışanların yanına gelerek lafa karıştı: “Ben o filmi İzmir’de izledim kardeşim harika. Hele bir tünel sahnesi var demeyin gitsin. Tren tünele girince esas oğlan kızı tam üç kez öpüyor. Vallahi de billâhi de.” Herkes kulak kabartmış ocakçıyı dinliyordu. Halil Aganın Nurettin de Takım elbiselerini çekmiş, gözlerinde sarı tel gözlükler, elinde oltu taşından bir tesbih, köşedeki bakkal dükkânından tartışanları izliyordu.

Köyde yıllarca sinamacılık yapan Çötre Mehmet’in getirdiği hiçbir film böylesine bir  ilgi ile karşılaşmamıştı. Herkesin ağzında oynayacak film konuşuluyordu. Çişini tutamayan seksenlik Deli Leyla bile örtüsünü başına attığı gibi, komşusu Süleyman’ın kapısına dayanmıştı. Mecidiyeliler için tarihi bir gün sayılırdı bu akşam. Oscar ödüllü mükemmel bir Amerikan filmi izleyecekti çünkü insanlar.

Kadın makarnayı tabaklara koyarak sofraya getirdi. Çataklar, bıçaklar, her şey yerli yerindeydi. Saadet de mutfakta annesinin hazırladığı domates sosunu getirerek yemeğin üzerine döktüler. Küçük kız ise, daha filmin oynamasına kırk beş dakika olmasına karşın, televizyonun üzerindeki dantelli örtüyü açmış, o sihirli karakutunun yönünü ayarlıyordu.

Adam dayanamadı, oturduğu yerden seslendi kızına:

-Yavrum sen yemek yemeyecek misin bu akşam.

Ufaklık yanıt vermedi. Bu kez kadın seslendi.

-Ceren, sana diyoruz.

-Hı, geliyorum. dedi duyulur duyulmaz bir sesle.

İlginçtir, sofrada kimse konuşmuyordu. Çünkü herkesin kafasında film vardı. Hepsi de merak ediyorlardı bu filmi. Çocuklar iştahsızdılar. Ama,”yemek istemiyoruz” da diyemiyorlardı. Çünkü babaları: “Öyleyse bu akşam film de izlemeyeceksiniz.” de diyebilirdi. Böyle bir risk her zaman vardı.

Film üzerine kahvelerdeki tartışmalara adam da şahit olmuştu. O yüzden kendisi de merak içindeydi. Ama ağırdan alıyor, pek konuşmuyordu. Bir ara sofrada sadece kaşık sesleri duyulur oldu. Arada bir kaşıkla lakır lakır ayran ve su içen oluyordu. Sofradan en erken kalkan yine ufaklık oldu. Ne var ki fazla uzaklaşmadan annesi hemen müdehale etti.

-Hayır Ceren Hanım. O tabak bitecek. Baksana ablana, nasıl bitiriyor tabağını! Hadi bakalım!

-Ama anne, ben tokum. Önceden biraz çukulata yemiştim.

-Kızım istersen sen bu akşam erken yat! Ne dersin? dedi babası gülümseyerek.

Ceren, çaresiz yeniden oturdu ve isteksiz isteksiz önündeki makarnayı kaşıklamaya başladı… Alttaki fırından hala hamur karma makinesinin gürültüleri geliyordu. Bir ara ikinci katta oturan Ayşe Hanımın çocuğu ağlamaya başladı. Kocası Rustem de merdivenlerden içeriye doğu: “Ayşe sustur şu çocuğu’” diye sinirli bir eda ile haykırdı. Dış kapı aralık olduğu için, aşağıdaki sesler kolaylıkla yukarıdan duyuluyordu.

Artık yemek yenmiş, sofra da toplanmıştı. Ceren kimseye sormadan açtı televizyonu. Zaten tek kanal vardı. Kadın yine mutfakta aceleyle bulaşıkları yıkamaya çalışırken, Saadet, bir köşede yarın için çantasını hazırlıyordu. Adam, eski bir cumhuriyeti eline almış, arka balkon kapısına yakın olan tahta divanda gazete okuyordu. Sol taraftaki Köselerin Annadilerin tarafta da sessizlik hakimdi. Demek onlar da filmi seyretmek için salona toplanmışlardı.

-Hah… başladı baba başladı. diyen Ceren’in sesi duyuldu. Evet, siyah beyaz görüntüler bir bir kayıyordu ekrandan. Kadın da mutfaktaki işini bitirip adamın ayakucuna oturmuştu. Ceren, hoplayarak kendini annesinin kucağına attı. Büyük kız Saadet, divanın karşındaki köşede minderlerin üstüne oturmuş, merakla izliyordu filmi. Bir ara ışıklar aniden gidip geld. Hepsi birden “Aaaaa!” dediler. Sonra yine seyretmeye başladılar. Şimdi ekranda 1920’lerin Amerika’sından klasik bir kasaba görüntüleniyordu. Kasabanın kuzeyinde çok da büyük olmayan bir kilise, karşıda tren istasyonu ve tren; ortalıkta dağınık halde gezinen insanlar, inenler, binenler, yolcularını uğurlamaya gelen kasabalı halk vardı. Sonra bir tren sesi ve istasyonda kalanların gözü yaşlı el sallamaları. Ve trenin raylarından yansıyan ritmik tıkırtıları odayı dolduruverdi. Tren önce kıraç bir ovadan süzülerek gidiyordu, Görüntülere kayalar, tepeler, büyük büyük kaktüsler, tek tük kuru ağaçlar ve yukarıda uçan akbabalar ekrana giriyor. Ancak tren aralıksız olarak ağzı kocaman bir karadeliği andıran büyükçe bir tünele doğru ilerliyor. Ceren heyecandan annesinin koluna sarıldı. Tren kara dumanlar çıkara çıkara tünele girmekteydi. En az arkasında otuz vagonu olan bir trendi bu; bir tülü bitmiyor: “Çuf, çuf, çuf!” sesler çıkararak ilerliyordu. Sonunda, trenin tüm vagonları kaybolmuştu. Tünel koca treni yutmuştu sanki. Şimdi uzaktan sadece tünelin ağzı görünüyordu. Az sonra görüntü yavaş yavaş koyulaşarak ekran karardu. Ancak trenin “çuf çuf” sesi hala duyuluyor. Arada bir konuşmalar, kalabalıkların gürültüleri, derinden bir müzik, yeniden konuşmalar duyulmaktaydı. Fakat ekran zindan gibi. Beş dakika geçti böyle, altı, yedi dakika geçti;  on, onbeş dakika daha geçti; ama tren bir türlü tünelden çıkmıyordu. Bizimkiler sokurdanıp duruyorlar.

Adam:

-Yahu biz “tren ne kadar uzun, diyorduk ama, galiba bu tünel trenden de büyük çıktı. diyordu.

Ceren:

“Baba, neden tren hala çık mıyor? dese de, sesler duyulduğu için kimse yerinden kıpırdamıyordu.

Böylece tam yarım saat oldu. Fakat tren ortalıkta yok! Bu kez kadın dayanamayarak, atlayıp dışarıya fırladı; kapıyı açıp, merdivenlerden, aşağı kata seslendi:

-Kız Ayşe!… Sizin tren tünelden çıktı mı?

-Oho, dedi Ayşe. Yarım saat oldu ayol. Film neredeyse bitecek.

Kadın sinirli; tekrar dönüp geliyor içeri:

-Hüseyin, Ayşelerin tren tünelden çıkmış. Nasıl olur bu?

Adam yaklaşıyor televizyona. Çocuklar da toplanıyor başına.

-Yoksa bizim cereyanlar mı kesildi. diyor adam.

-Baba, televizyondan ses geliyor ama. Cereyanlar kesilse çalışmaz zaten. dedi Saadet.

Meğerse, bizimkilerin televizyonları bozulmuş. Yani ses olduğu halde, görüntü de gittiği için, onlar yarım saat boşu boşuna ekran başında tren beklemişler…

Adam sol eliyle televizyonu hafif kendine doğru çekti ve sağ eliyle de birkaç yumruk indirdi karakutuya. Görüntüler yeniden ardı ardına geldiğinde, ekranda sadece  THE END, yazıyordu…

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın