Edebiyat

Vıcık Vıcık Normaliniz Mübarek Olsun!

Ali Özenç Çağlar

Cadde, boydan boya tam bir insan seliydi. Her iki taraftaki dükkanlara girip çıkanlar, oradan oraya geçenler, aralarda dikilerek mendil satan Suriyeli çocuklar; yer yer; yaşam farklı bir yönüyle burada da sürüyordu. Olağan bir günü yaşıyordu kent; öğlen saati nedeniyle caddedeki kalabalık dakika dakika artıyordu. Küçük banka memurları, bölüm şefleri, Müdürler, tezgâhtarlar; alışverişe çıkan, sarışın, esmer, güzel, çirkin bayanlar; henüz bizim seçemediğimiz kimler yoktu ki kalabalığın arasında: hırsızlar mesela, yalancılar, düzenbazlar vardı, jigolalar, erkek orospuları vardı. Beyoğlunun ara sokaklarına sapan torbacılar acele adımlarla ilerliyorlardı. Esrar, eroin satıcıları, kadın pazarlayıcıları, tecavüzcüler, iktidarların gölgesi altına sığınan sözde sanatçılar, ellerinde tesbih, sakallarını sıvazlayarak genç oğlan avına çıkan imamlar, kendilerini kalabalığa gizleyerek yürüyordu.

 Ancak ilginç bir durum da söz konusuydu kalabalığın görüntüsünde; değişik, alışılmadık bir şey. Mesela herkesin yüzünde maske vardı ve tüm radyolar, televizyonlar yeni bir virüsten bahsediyorlardı. Gözle görünmeyen organizma, şu parazit öyle anlatılıyordu ki, insanlar hayallerinde bile biçimlendiremiyorladı onu. Örneğin, dişi miydi, erkek miydi, dişleri nasıldı, insanları çiğ çiğ mi, yoksa pişirip de mi yiyordu ya da güzeli çirkini, doktoru, mühendisi, yoksulu zengini ayırıyor muydu? Henüz bunların hiçbiri bilinmiyordu. Tabi genellikle bilinmeyen şeyler daha ürkütücü oluyordu. Ülkede herkes telaş içindeydı bu aralar.

 Virüsün adı da pek fiyakalıydı hani: COVİD-19, -Ülkeyi kasıp kavuruyor.- deniyordu televizyon ve tüm medyada. Görünürde ise insanların fazlaca umursadıkları yoktu. Hem korkuyorlardı hem de “Bize bir şey olmaz!” diyorlardı.Her bir vatandaş cesurca, kahramanca atıyordu kendilerini ortaya. Onlar ne depremler, ne seller görmüşler, hiç birinde yıkılmamışlardı çünkü. Zaman gelmiş bardak bardak radyasyonlu çaylar içmişler, sakat, elsiz, ayaksız, yüzsüz çocukları doğmuş yine de gık dememişlerdi. Bir yangında yurtlarda, yatılı okullarda onlarca çocukları yakılmış seslerini çıkarmamışlar, her ay yüzlerce kadın kız sokaklarda kravatlı kravatsız ışidlilerce boğazlanmış, umursamamış, bir partide 45 çocuğa tecavüz edilmiş, “Bir kerede bir şey olmaz!” denmiş, onları da kabullenmişler; şimdi bu sıradan dandik bir vürüsten mi korkacaklardı? Varsın bir günde 80,90, 100 kişi ölsün, ne olacaktı? Onlar ki, yaşadıkları çağlara altın harflerle tarih yazmış bir ulusun çocuklarıydı. O yüzden onlara yasak masak işlemezdi…

Aslında bu caddeyi gezip gören bilir: Sokağa taşan ikinci el kitap satıcıları, ellerinde renk renk tesbih, gözlük, esans, ucuz taklit parfüm, kolonya satan isportacılar; sıra sıra tatlıcılar, Simit Saraylar; günlük ekmeğini çıkarmaya çalışan biçare işsizlerle doluydu. Her sokaktan yeni bir grup katılıyordu insan seline; satılık gazeteciler, gazete sahipleri, egemenlerin önünde cüppelerini ilikleyen yargı mensupları, ülke satan, bayrak satan politikacı artıkları, generaller, sivil kıyafetleriyle bir aşağı bir yukarı gidip geliyorlardı.

Bilirsiniz, hiçbir dönem sırtları yere gelmeyen bu son saydıklarım, bulundukları her yerde kendilerini gizlemekte ustaydılar. Gülen sırnaşık yüzleri, o yapış yapış incelikleriyle kişiliklerini kiraya vererek onursuzca toplumun içinde var olmayı sürdürüyorlardı…

Kıyıdaki bir adam, kalabalığın içine girmekten korkuyordu. Galatasaray Lisesi’nin önündeki direğin birine yaslanmış, oldukça tedirgin; bir Taksim Meydanı, bir de Tünel tarafına bakarak, düşünceli düşünceli durmaktaydı. İstiklal Caddesi boydan boya tam azgın bir dereyi andırıyordu bugün. Adam, kendi içine dönmüş beyninde oluşturduğu yeni bir düş zincirinin karelerini izlemekteydi. Olaylar üst üste düşen resimlerle katlanarak büyüyor, gözlerinin önüne gelen kalabalıklar çoğaldıkça çoğalıyordu; transa girmiş gibi olanlara bakıyordu. Gerçekliğin uç noktasındaydı şu an; yüksek bir yardan bakar gibi bakıyordu olanlara. Dayandığı direğin bir yanını sol eliyle kavramış olanca gücüyle sıkmaktaydı. Kalbi hızlı hızlı çarpıyordu. Bir ara avuçlarına baktı, ter içindeydi. Önünden koyu gri, balçığı andıran kirli bir su akmaktaydı işte. Zaman zaman sıçrayan kirli damlacıklar, onun da üzerine leke gibi yapışıyordu. Farkına varır varmaz biraz daha geri çekildi. Hızlı hızlı gelen akıntı, tüm kalabalığı önüne katmış götürüyordu. Açlarla tokları, katillerle masumları bir yumak halinde yuvarlayarak götürüyordu.

Önündeki akıntı ilerledikçe ortalık daha çok kirleniyordu sanki. O mu böyle olmasını istemişti, yoksa gerçekleşen ilginç bir felaket miydi, bilemiyordu. Güneşin inmesi ve karanlığın da kendini hissettirmesi, çamura dönüşen su koca bir kentin lağım atığını andırıyordu. Ve kendilerini kurtarmak için çırpınan yığınlar, çoluk çocuk, bir takım el kol hareketleriyle çevrelerinden yardım istiyorlardı. Yaşanan çaresizlik, çığlık çığlığa haykırışlar, batıp çıkarak yuvarlananlar, seyredenlere ürperti veriyordu. O tiksinç akıntı hızlandıkça karşı sokaklardan gelen taksiler, küçük kamyonetler, küçüklü, büyüklü tezgâhlar sürüklenerek oradan oraya savrulmaktaydı. Daha da koyulaşarak gelen balçık, bodrum katlarına yönelmişti. Bağrışlar, malları kurtarma telaşı, koşuşmalar gırlaydı. Son anda yetişen belediyenin yardım ekipleri, itfaiye, yerleştirdikleri motoponplarla ortalığı boşaltıp arındırmaya, felaketin daha da büyümesini önlemeye çalışıyorlardı. Diğer yardım ekipleri, kolluk kuvvetleri de boğazlarına kadar pisliğe batmış insanlara yardım etme çabasındaydılar…Kötü olan, karanlık bastıkça kurtarma çalışmalarının verimsizleşmesiydi. Hemen, boydan boya projektörlerle caddenin aydınlanması sağlandı. Durum böyle süremezdi; aksi takdirde çok yakında koca bir kent kirli lağım suları altında kalabilirdi…

Adam hiç istifini bozmadan seyrediyordu olanları. Kendilerini kıyıya atıp kurtarmaya çalışanların içinde kimler yoktu ki? Özel hesaplarına para aktaran banka memurları, kasadan para tırtıklayan açıkgöz kalfalar, şapkaları ve yakaları yıldızlı generaller, iktidarın ekonomi politikalarına övgüler düzen bayan holding temsilcileri, egemenlerin karşısında cüppelerini ilikleyen yargı mensupları, kimi güçlülerin gölgesine sığınan yaltakçı ve yardakçı hokkabaz sanatçılar, hepsi ama hepsi boğazlarına kadar pislik içinde çaresizlikle, gözleri yuvalarından fırlamış kıyıdaki halktan yardım istiyorlardı. Yapı Kredi Yayınları binasının hemen karşısındaki bir müzik evi de, hiç utanıp arlanmadan ve de en yüksek frekanstan ‘Dombra’ müziğini çalıyordu. İlginç olansa, çalan bu müziğe kimilerinin alkış tutarak katılması, kimileri ise şu boklu dere içinde yalnız bırakılmalarına, bir kez daha aldatıldıklarına ağlıyorlardı…

Galatasaray Lisesi’nin karşısındaki direğin dibinde dikilen adam, elindeki dergi ve gazeteleri koltuğunun altına sıkıştırıp, bir sigara yakarak, akşam televizyonlarda çıkan yeniden seçim haberlerini düşünerek gülümsüyordu. Aynı  adam: “Sanırım bu sefer seçim sonuçları çok daha ilginç olacak” diyordu mırıldanır bir sesle… İstiklal Caddesinden yükselen uğultularla birlikte ağır bir koku da kendini hissettirmeye başlamışti. İktidar yetkilileri çıldırmışçasına bu gidişi kendi lehlerine çevirebilmek için yeni çekici planlar hazırlıyordı. Birden eski bir provakasyonu tekrar devreye sokarak İzmir’deki minarelerden Çav Bella’yi çaldırmaya başladılar. Ama ne var ki iş işten geçmiş, vatandaş çoktan uyanmıştı. İnsanları boğan bu yalanın, düzenbazlığın, bu pisliğin akıntısını durdurmak olası değildi. Korona virüsün getirileri bile onları kurtarmaya yetmiyordu.

Cadde boyunca pencerelere çıkan tüm 65 yaş üstü vatandaşlar, ellerinde mendillerle bu gidişi selamlamaktaydılar. Büyük vana patlamıştı; o delik kapanmazdı artık. Geri dönüş imkansızdı.

Ertesi gün. Herkes maskelerini çıkarmış, çoluk çocuk, yeni dünyaya merhaba diyordu.

-Nihayet hepimiz vıcık vıcık, kokan bir normale dönüyorduk işte. Bu söylenenler doğru muydu acaba?

Sonunda yüceltilen o tek adam rejimi sert bir duvara mı çarpmıştı yoksa? Ve HALK dediğimiz o DEV yeniden ayağa kalkar mıydı?

Hep birlikte bu sorunun cevabını bekleyecektik şimdi.

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın