Edebiyat

Yazar Fakir Baykurt İle Söyleşi/ Ali Özenç Çağlar

“Onlar, adı şaire çıkmış çoğundan daha çok şairdirler…”

Kitap okuma sevgisini bir nazar bomcuğu gibi yüreğinde taşıyıp da Fakir Baykurt’u okumayanımız hemen hemen yok gibidir. “Yılanların Öcü”, Irazca’nın Dirliği”, “Kara Ahmet Destanı”, “Efendilik Savaşı”, Amerikan Sargısı”, “Tırpan ve “Kaplumbağalar” bir solukta sayabildiklerim. Fakir Baykurt, Türkiye toplumununacı köy gerçeğini yalın, pırıl pırıl bir dille anlatan ve durmaksızın üreten sıcak sesidir.
“Gece Vardiyası”, “Barış Çöreği”, “Duisburg Treni”, Yüksek Fırınlar”, “Koca Ren” Yazarımız Almanya’da bize Türkiye insanının son 25 yıllık göç sorununu Avrupa gerçekliğiyle bütünleştirerek veriyor. Bu yapıtlar kuşkusuz gelecek kuşaklar için birer belge niteliği taşıyacaktır.
Söyleşide romancı olarak tanıdığımız Fakir Baykurt’un bir başka değerli yanını ele alıyoruz. Son yıllarda yazın dergilerini izleyenler onun şiirlerini okumuşlardır sanırım.
Ataol Behramoğlu, “Yaşayan Şiir” adlı kitabının bir yerinde şöyle der:
“…Yeni sözcükler, yeni deyimler öğrenmek istiyorum. Konuştuğumuz, yazdığımız dil çok yoksul görünüyor bana. Yaşar Kemal’i, Orhan Kemal’i, Fakir Baykurt’u okuduğumda bir şair olarak utanıyorum. Onlar bizden, adı şaire çıkmış çoğundan daha çok şair…” Evet, gerçeğin ta kendisini dile getiriyor Behramoğlu. Fakir Baykurt’u okuyanlar bu sava hak vereceklerdir kuşkusuz.
A.Ö. -Ancak bu şiir tutkusunu yazarımızdan öğrenmek istiyoruz. Biraz daha gerilere, gençlik yıllarınıza giderek soruyu yanıtlayabilirmisiniz? Şiirle ne zaman tanıştınız, nasıl tanıştınız?
F.B.-Bu noktayı birkaç kez açıkladım, yakın okurlarım bilir, yazın uğraşına şiirle başlayanlardanım ben de.Yaşım olsun olsun on üç, on dörtü. Komşumuzun oğlu benden bir yıl önce Köy Enstitüsü’ne gitti. Türkçe öğretmeni derste birkaç şiir okumuş; ölçülü uyaklı şiirin, hecelerini parmakla sayarak, dağlar, çağlar, ağlar gibi sözleri alt alta getirip uyak yapıp nasıl şiir yazılacağını göstermiş! Ödev olarak birer de şiir yazıp getirmelerini istemiş. Komşumuzun oğlu götürmüş, iyi not almış; izinli geldiğinde kabararak anlatıyordu.
Benden küçüktü bu komşu oğlu. Babam ölünce üç yıl dayımın köyüne gittim. Bu yüzden yaşıtlarımın ardına kaldım. Benden iki yıl küçükler bir yıl öne geçtiler. “İyice bir daha anlat şunu!” dedim komşu oğluna. Anlatmadı. Hem de, “Zor iştir, herkes beceremez!” gibi söz etti. Çevresinde iki üç gün dolaştım. Para verecek bile oldum. Yükünü yücelere yığdı ki, onuruma dokundu.
Öğretmen, “Şurayı okuyun, burayı yazın!” deyip kahveye oyun oynamaya gidiyordu. Ötekilerden iri olduğum için beni “Başkan” atamıştı. Sınıfları denetliyor, temizliği yaptırıyor,anahtarı öğretmenin evine bırakıp geçiyordum. Bir bakıma okul bana kalıyordu. Köylülerimizin yaptığı koca yapının küçük bir odasına “Müze” diye bir levha asılmııştı. Ama içinde müzelik ne olduğunu bilmiyorduk. Bir gün girip baktım. Oho! Kitaplar, dergi dermeleri, “Afacan”, “Çocuk”, “Ülkü”, “Yurt”. Bunları karıştırırken gördüm ki bazılarında şiirler de vardı. “Ülkü” ile “Yurt” Ankara’dan yollanıyordu. Özellikle Yurt’ta, koşma biçiminde yazılmış halk şiirleri çoktu. Kimini dönüp dönüp okudum. Aradan kaç hafta, kaç ay geçti bilmiyorum. Baktım ben de yazıyorum o sihirli sözlerden.
Gerçekten şiir bir sihirdi benim için. Sözü sözün altına uyaklı getirip ölçüsünü de 6+5, ya da 4+4 tutturdun mu, içime ılık bir yel doluyordu. Derimin üstünden gelin böceği yürümüş gibi bir hoşlantıyla ürperiyordum. Evin içinde, anam başta, kardeşlerimin de ilgisini uyandırıyordum. Ailem köyün yoksullar kolundandı Zorunlu olarak bir yerlere gidip okuyacaktım. Bu da yeni açılan Köy Enstitüsü idi. Şiir yazma becerim, okullarda başarılarıma yardım ederdi.
Köyümüz sünni köyü idi. Alevi köylerinde olduğu gibi bir şiir kültürümüz yoktu. Akçaköy’de ilk şiiri yazan bendim belki. Konularım da ilginçti. Köyümüzün güzelliği, ölen öküzümüzün yerine aldığımız tosun, tahsildar, köy içine at koşturarak giren karakol çavuşu, derken muhtarımız… Köyde duyuldu şiir yazdığım Duymasalar da kendim duyuruyordum demek! Tavuk bir yumurta yumurtlar, ondan sonra kırk kez gıdak gıdak çekermiş. “Fazla gıdaklama!” diyordu anam.
Öğretmen ilgilenmeye başladı yazdıklarımla. Bir tür üstün zekalı çocuk gibi köye gelen müdüre, kaymakama sözümü ediyordu. Onların da kimi beni görmek istiyor, çağırtıyordu. Örneğin kaymakam muhtarın evine çağırttı, okuttu yazdıklarımı. Defterimi aldı, muhtardan söz eden şiirimi sessizce kendisi okudu.
Köy Enstitüsü’ne gittiğimde bir defter dolusu şiirim olmuştu. Gülüyorum şimdi. Olmayanları da olmuş sayıyordum demek. Birn öğrencili Enstitüde birden tanımak için fırsat kolluyordum. Gecikmedi o fırsat Yönetim, bir şiir yarışması açtı. Katıldım hemen. Daha üç aylık öğrencisiydim ve enstitü ikincisi oldum. O arada Türkçe öğretmeni kitaplığın yönetimine seçti beni.
Dergileri, Antolojileri yutuyordum. Şiir kitaplarını dönüp dönüp okuyordum. Derken yazdıklarımı dergilere yollamaya başladım. 1945’te ilk şiirim basılıp geldi. Sonrası öyle sökülüp gitti. Kaynak da Köy Enstitüsü Dergi’sinde , Yücel’de, Varlık’ta , Fikirler’de şiirlerim yayımlandı. Öğretmen olduğum yıl Edebiyat Dünyası Dergisi bir tam sayfaya, A.Arad’ın çizdiği portremle yaşam öykümü, şiirlerimi basarak beni okurlarına tanıttı. Ankara’da da Orhan Veli’nin çıkardığı Yaprak’a da gönderdim ilk üç tane. “Demokrasi” adlısı orada çıktı. Yaprakçılardan olmadığın halde Yaprak’ta şiiri bastırabilmek epey zordu Şairlerle yapılan görüşmelerde, şiir üstüne yazılan yazılarda adım geçmeye, şiirlerim antolojilere alınmaya başladı. Beş yıl ensitüde, beş yıl Kavacık ve Dere Köy’de sürekli şiir yazdım. Gazi Eğitim Enstitüsü’ne gittiğimde, yayınlansın diye bunları dergilere veriyor, ya da yolluyordum. Ama birkaç yıldır, aynı zamanda öykü denemeleri de yapıyordum.
A.Ö.-Hem şiir hem yazının öbür dallarında başarı gösteren bir çok şairimiz var. Ancak sizin şiirlerinizin son yıllarda yayımlanması, bazı okuyucularla birlikte, şair ve yazar arkadaşları da şaşırtmışa benziyor. İnce bir gülümsemeyle: “Fakir Baykurt’un şair yanı da varmış!” diyorlar. Duyguların en çiçekli anlatımı olan şiir, insanın salt kendisi için yazması sanırım biraz bencillik olur. Oysa ben yayımlanan her şiirinizi severek okuyorum. Kendi kendime soruyorum da: “Fakir Baykurt şiirlerini niçin bu kadar geç yayımlamaya başladı acaba?
F.B.-On yedi on sekiz yaşımda, Daha enstitüde öğrenciyken bir değil, iki kitap çıkarmayı düşündüm. Kaç kez seçtiklerimi tek tek harflerle aynı ölçüde kestiğimkağıtlara yazarak ciltledim. İki defter, iki kitap olacaktı. Bir öğretmenim basım işleriyle ilgilenecekti. Ankara’da enstitüler tutucu ellere geçince, Bizim Gönen’de hava bozuluverdi birden. Benim şiirlerin basılması da kaldı. “İyi ki kaldı!” dediğim çok oldu sonraları.
Bugün o defterin elimde olmasını isterdim. Baskınlarda, aramalarda hepsi gitti.
Gazi Eğitim Enstitüsü’ne yazın alanında ilerlemek için girdim asıl. Derslerde hep şiirler, öyküler, romanlar duracağız diye düşlemiştim. Sonradan tarih, coğrafya falan okuttular, Divan Edebiyatı, Tanzimat Edebiyatı diye tutturdular. “Burası ne yazar yetiştirir, ne şaiir!” diyordu kimi öğretmenler, sanki içimden geçenleri okumuş gibi ekliyorlardı: “Öğretmen yetiştiriyorlar…”
Gazi Eğitim’i bitirip Ortaokul öğretmeni çıktıktan sonra, Ankara’daki şairlerle, yazarlarla yakın ilişkiler kurdum. Hasanoğlan’daki Yüksek Köy Enstitüsü kapatılmasaydı, asıl orada okuyup yüksek öğretimimi tamamlayacaktım. Gönen’e dört beş kez gelip giden Köy Enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç da bunu çok istemişti. Hatta bir Almanca kitaba, “Köy şiirlerini başarıyla yazan Baykurt’a Almanca’yı ilerletmesi için” diye yazıp yollamıştı. Ne almancası, savaş yıllarıydı. Öğretmenimiz cephelerdeydi. Bir tek gün öyle bir ders göremedik.
Şiirlerimi yayımlama isteğim Gazi Eğitim’de kurudu. Hem de eskisi kadar yazamıyordum ertık. İlk yıllar günde iki şiir yazdığım olurdu. Ayda bire, yılda dörde beşe indiği oldu, ama hiçbir zaman temelli sönmedi. Düzyazı alanında çalışıyordum. Art arda öykülerden oluşan ilk kitabımı, romanlarımı yayımladım. Gazetelerde yurt ve eğitim sorunları üstüne yazılar yazdım. 1965-1971 arasında Türkiye Öğretmenler Sendikası TÖS’ün kuruluşuna ve çalışmalarına katıldım. Bu örgütün genel başkanı olarak tutuklandım, uzun uzun yargılandım. Az maz, her yerde her koşulda, her zaman şiir yazdım. Kimi yitti, kimini bir yerlere koyup biriktirdim. Tutukevinde yazdıklarımı bir arkadaş aracılığıyla dışarı çıkarıp sonra aldım. Korartık şiir yayımlamıyor, ama yazı yazıyordum. Korkum kendimden, kendi başarısızlık kuşkularımdandı. Kolay iş değildi şiir, öyküler de, romanlar da zor bulduğum doyum duygusunu şiirde hiç bulamıyordum.
Bir yandan da yiten şiirlerine yanıyordum. Hiç değilse dergilerde çıkanları toplamalıydım. Ankara’da oturduğum yıllar Ali Püsküllüoğlu arkadaşım çıkardığı Yusufçuk dergisininilk saydergilerde çıkmış şiirlerimden birini koyup, bununla ilgili olarak şiir üstüne görüşlerimi yayımladı. Çok da söyledi: “Dergilerde çıkanları toplayıp bir kitap yapalım…” Yaşar Miraç da Almanya’da aynı sözleri söyler durur: “Eski dergileri tararken sık sık rastlıyorum, toplayalım şunları. Basımını ben üstleneyim.”
Arkadaşların rastlaşmadan rastlaşmaya söylediklerini ben kendime her gün söylüyorum. Ama şiir kitabı bastırmak ilk yıllardaki kadar “olurlu” görünmedi, görünmüyor bana.
İşim gücüm temelli şiir olsaydı, belirli bir yaşta yitirdiğim şiir kitabı yayımlama duygusunu yeniden kolayca bulabilir miydim acaba?
Öyle şairler var, sağlıklarında tek bir kitap bastırmadılar. Öyle şairler ver, yaşamlarının sonuna doğru buldular o cesareti. Öyle şairler var bastırdıkları kitabı dağıtmayıp yok ettiler. Kimilerinde marazlı bir duygudur bu. Bendeki sağlıklı seyrek olarak bir fırsat bulmuşken belirteyim, ben şiir biçiminde yazılmış her metne şiir demediğim gibi, dizilip basılmış bir kapak içinde toplanmasına da kitap demiyorum. Kitap, kendi iç bağlantılarını bulabilmiş, yaşayan, devinen yürürlükte bir yapıt olmalıdır. Zor iştir kitap. Şiir de tabi kolay değil, acemiliklerle olgunlaşmamış, oturmamış duygu, düş ve sözcüklerle oluşan metinler değildir. Ham sözler pişmeli, uçucu, geçici duygular yerini bulup oturmalı. Yazdıklarımızın ortamalı sözlerle oluşan yanları kişiliğimizdeki köklere bağlanmalı, toplumla geniş iletişime geçebilmelidir. Değilse, insan şiir kılığında onca sözü niçin yazar, niçin bastırır?
Eskiler her ne kadar ‘Asıl edebiyat nesirdir’ demişlerse de, asıl edebiyat şiirdir bence. ‘Başlangıçta söz vardı’ sözü de ‘Başlangıçta şiir vardı.’ Anlamına gelir sanırım. Söz özlü, candan, ciğerden,beyinden süzülüp gelen olağanüstü bir değerdir. Şiir olmayana nasıl !söz’ denebilir? Şiiri şiir olmayan toplamun nesiri nesir, sözü söz olur mu?
İlk şiirlerimde o günkü şiirin büyük etkileri vardır kuşkusuz. Bugünkülerde de, yeni şiir başta, bütün Türk ve dünya şiirinin etkileri vardır. Mutlaka. Ama ben etkilerden korkmuyordum. Belirtmeğe çalıştığım çalıştığım gibi başka noktalardan korkuyordum. Neler vardı bu yazdıklarımda benden olan, benim olan? Yoksa anamdan, babamdan ıssızlıklar içindeki köyümden, köylülerimden neler vardı? Türkiye insanına, dünyaya hangi yeni sözleri söylüyordum.
Yeni sözler. Evet, yeni sözler! “Güneş altında söylenmemiş söz yoktur” diyenlere inanmıyorum. Yeni duyuşlar, düşünüşler her zaman vardır. Bunlar ancak yeni sözlerle söylenebilir. Dünya her sabah yeniden kuruluyor. Bugünkü günümüz asla dünkü gibi değildir. Her günün duyuşu, düşünüşü kendine göredir. Söylenişi de yeni olabilir; neden olmasın?
Gerçekten olmalıdır, bunun yolu geçmiş Türk ve dünya şiirini, daha doğrusu şiiri iyi bilmekten geçer. Okuyacaksın. Sabah gözünü açtın mı elini bir şaire atacaksın. Bir yola giderken çantana öbür kitaplarla birlikte bir ya da birkaç şiir kitabı koyacaksın. Halkının dilini iyi bileceksin. O dilin sadece sözcüklerini, deyimlerini, atasözlerini, ilençlerini değil; bunları nasıl her gün yeni biçimlerde, yerine göre nasıl hayranlık verecek derecede değişik, nasıl iyi sözü bilenlerin ustalığıyla kullandığını bileceksin.. Sadece beş yıl Köy Öğretmenliğimde değil, her zaman halktan duyduğum değerli sözleri bir yerlere yazdım. Günlük yaşamda kendim de kullanmaya çalıştım bunları. O öyküleri o romanları, ne yazdımsa hepsini bu dille yazmaya çabaladım. Yazdıklarımı dağdaki çobanlar anlasın, profösörler de yavan bulmasın, diye düşündüm. Fahir Onger bir mektubunda, “Shakpeare Hamlet’i Moliere Harpagon’u, Balzak Gorio Baba’yı nasıl anlattıysa sen de dilindeki bu büyük olanakla Köylü Durmuş’u öyle anlatacaksın.” diye yazmıştı. Bulgaristan’da Türk romanı üstüne yazdığı bir kitapta, romanlarım için. “… birer dil çelengidir…” diyorlardı. Ankara Üniversitesinden Kemal Ateş yazacağı bir tez için taradığı yedi kitabımdan 600 sözcük buldu, sözcüklerde yok. Yöreselci, ağız öykünmesicisi bilir kimileri beni. Değilim. Bir ara öyleydim, caydım bundan. Niçin caydığımı gerekçeleriyle birlikte “Elli yaş söyleşmesinde” açıkladım. En az çeyrek yüzyıldır halkın dilini Türkçenin kurallarına göre yazıyorum. Benim dilimdeki varsıllık sözcük varsıllığı değil, başka bir varsıllıktır, tümcenin bütün kullanışından gelen varsıllıktır. Büyük şairlerde rastlarız, iki sözcüğü öyle yan yana getirirler, okuruz kıvılcımlar çıkar. Asla köy diline, halk diline öykünme değildir yaptığım. Köylü ya da halk ayrı, ben ayrı değilim. O’yum, onun parçasıyım. Onkonuşuyorum, yazıyorum. Romanları, öyküleri, hatta şiirleri biz onunla yazdık, yazıyoruz. “O roman bilmez, böyle şiir yazmaz!” diyemez kimse. Aydın da roman yazamaz, şiir yazamaz. Ben halkın eli kalem tutan, roman, öykü, şiir yazan oğluyum. Onun bereketli göğsünden beslendim, onun verdiği dil ile düşündüm düşünüyorum.
İşte bu dil ile bu halkın romanını, öyküsünü, şiirini yazabildiğimin doyumunu bulamadım. Hiçbir zaman. Yazdıklarımı henüz soğumamışken, yani sıcaklığı duruyorken beğendim biraz, ama birkaç gün geçince yıkıldım sürekli Romanlarımı öykülerimi nasıl yayımladığımı şaşar şaşar kalırım. Beş baskı yapmış kitabımı her baskıda, kimi zaman iki hatta üç kez elden geçiririm. Dil öyle devingen bir değerler toplamı ki, dün iyi güzel dediğin dünde kaldı, bu gün başka, yarın başka! Sürekli yürürlükte olması için kıl kırka yarılmalı, durmadan yeniden yeniden yazılmalı roman, öykü, şiir…
Üstelik şiir öyle daracık bir alanda, öyle küçücük kağıtlara yazılıyor ki, bir sayfa, iki sayfa, hatta kimi zaman yarım sayfa; ne olup bittiğini hemen görüyorsun. “Ah işte bunlar iyi oldu!” dediğin dizeler, yirmi gün bir ay sonra değişiyor, şurası burası, bir yeri, birkaç yeri sürekli değişiyor. Bir şair bu durumda nasıl kitap çıkarır?
A.Ö.-Otuza varan yapıtlarınız arasına bir de şiir kitabı koymayı, yani şiirlerinizi bir kitapta toplamayı hiç mi düşünmüyorsunuz? Düşünüyorsanız ne zaman?
F.B.-Merdiveni altmışına dayayınca, kendimi yıllar yılı dağlarda gezip dolaşmış, teslim olmaya hazırlanan bir kabadayı gibi görüyorum. Altmışıma girince ilk şiir kitabımı çıkaracağım sonunda. Okurlarıma armağan olarak sunacağım bu kitabın baskı sayısı sınırlı olacak. Şimdilerde elimde koca bir klasör, durup dinlenmeden, “şunu mu alayım, bunu mu alayım?” diye seçip karıştırıyorum. Üç yıl oluyor kafama bunu takalı. Üç yıldır 160 sayfaya sığacak kadar şiiri, oradan oraya aktarıp duruyorum. Teslim olmama bir yılcık kaldı.
Madem durum böyle, niçin öyleyse şiir yazıyorum, şiir kitabımı çıkarıyorum?
Ben kendi kendimle paylaşıyorum kozumu. Bencillik,bireycilikle ilgisi yok bunun. Bu güne değin kitaba ulaşmayan şiir çabalarımdan hoşnutum. Yazına şiirle başladığıma, neredeyse 45 yıldır şiir yazdığımdan hoşnutum. Şiir beni eğitti çünkü. Şiir benim dilimi dil etti. Sözün, sözcüğün onurunu , değerini, ağırlığını şiirle öğrenebildim. Bana halkımın dilini bunca sevdiren, pek çok aydının burun kıvırdığı köyümün dilindeki sonsuz değerleri kavratıp benimseten şiir oldu. Bilmeyenler ne rahat söyler, “üç beş yüz sözcükle konuşur bizim köylü, dünya görüşü dar konumu geridir…” Bu söyleşiye ileri-geri gibi kavramları katmak istemiyorum., ama hangi üç beş sözcük? Kim yapmış sözlüğünü Üstelik dilin sadece sözcükler olduğunu hangi aklı erig aydın söylemiş de dünya dünya alem doğruluğunu kabul etmiş? Bir düşünün dasece yol’dan, sadece taş’tan kaç sayfa dolusu sözcük yapmış o geri köylü? Şiire gelelim gene: Romanlarımı, öykülerimi, gazetelere, dergilere yazdığım yazıları şiirden aldığım eğitimle yazdım sürekli. Altına imza atacağım için ne yazdımsa kül yutmaz, atlamaz, atlatılamaz, kandırılamaz, büyük bir yargıca, bu gün olmazsa yarın hesap verecekmişim gibi yazdım. Kimileri “esin perisi” ya da “Şiir Tanrısı” derler. Öyle değil, ama büyük biri o yargıç; ne yazarsam yazayım, şiir adına sürekli gözetliyor beni sanıyorum. Şimdiye değin ondan hep geri tuttum kendimi.
Geçmiş gündü. Baktım, örneğin romancı John Updike, yayımlanmış üç de şiir kitabı var Günter Grass, Henrich Böll, İvo Andric, Konstantin Simonov, Aziz Nesin yayımladılar. “Sen onlar mısın?” diye bana kimse bana. Onlardan büyüktür benim gönlümdeki aslanlar. Üstelik şairler durmadan roman yayımlıyor, kimse onlara bir şey demiyor Bunca duraksamadan sonra ben de şiirlerimi yayımlarsam okurlarım hoşgörürler, hatta arka çıkarlar, desteklerler deyip, savunurlar, diyorum.
A.Ö.-İzninizle son soruyu biraz genele ilişkin sorayım: Avrupa’da kabuğunu çatlatıp yazın alanına girmeye çalışan bir çok yeni yazın emekçisi var. Deneyimli bir yazar olarak bunların çabalarını umut verici buluyor musunuz? Bu konudaki gözlemleriniz, düşünceleriniz nelerdir?
F.B.-Sadece Almanya’da, Avrupa’da değil, yurtta işe yeni başlayan, alana yeni atılan gençler için neler diyebilirim?
Yukarıdan beri söylediklerim onlar için değil mi daha çok? Yazın alanına yeni girenlerin çabaları beni her zaman ilgilendirmiş ve heyecanlandırmıştır Henüz parlak başarılara ulaşmamış olmasalar da, yarının yıldızları, ulusal ya da uluslararası çapta büyük şairleri, yazarları onlar arasında saklıdır. Sayıları çoktur. Onların çabaları bana sadece umut değil, aynı zamanda güç veriyor. Onlara bakarak çalışkanlığımı arttırabiliyorum.
Gençler üzerine söyleyeceklerim bunlarla sınırlı değil, çok daha derin ve geniştir.
Ama ayrıca neler diyebilirim?
Herhalde öğüt istemiyorsunuz benden. İsterseniz hava alırsınız. Çünkü hiç yok. Sevmediğim için para da, öğüt de biriktirmedim yaşamda. “Gençler yürekli olsunlar, gene de şiiri kolaya almasınlar!” demek isterdim ama onlar bilirler bunu.
En iyisi deneyimlerimden çıkardığım bir ilkeyi kısaca belirteyim: Bir dilden, yüz yılda kimi zaman bir, kimi zaman iki şair kalıyor ileriye. Ötekiler elenip gidiyor. Gidenler temelli silinmeseler bile, zaman onları yutuyor. Bu yüzden gençlerden dileğim, lütfen birbirleriyle uğraşmasınlar. Şiirle uğraşsınlar, Birbirlerinin eksiğini arayıp bulmaya, kusurlarını çıkarıp sergilemeye yatırmasınlar zamanlarını. Şiire yatırsınlar. Dergilere bakıyorum, o ona, öteki buna giydirip duruyor. Elek kalbur satmak için çingeneler birbirinden köy kıskanırlarmış. Gençlerin almakla satmakla ne ilgileri var? Şiir tecim aracı, geçim aracı değildir. Şairler paracıların ilgilenmediği, büyük, çok büyük ülkeler için uğraşır, insanlığı esenliğe çıkaracak büyük hedeflere doğru atarlar adımlarını. Bu yüzden demek isterim, gençler birbirlerinin kötülüğünü konuşmasınlar, öyküyse öykü, romansa roman, şiirse şiir konuşsunlar, yazsınlar. Birbirlerine saldırmasınlar, romana saldırsınlar. Ancak yeter vakitleri…

Homberg, 25.04.1988 Almanya

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın