Şiir

Yazının Dirençsiz Eylemi/Salih Aydemir

Yazdıkça geride bıraktıklarımız ya da arkasında kaldıklarımız nasıl da çoğalıyor… Yetişmekte olduğumuz şey sanki önümüzde duruyor ve sanki hep ileriye doğru atacağımız adımların hazırlıkları içindeymişiz gibi yazıyoruz. oysa yazdıklarımız ne geride bıraktığımız ne de yetişmek istediğimiz şeyleri karşılıyor…

sözün yetmediği, yazının yetişemediği durumlarda çoğalttığımız dirençsiz eylemlerle hep bir “sanma” durumu yaşıyor olmamız da tuhaf aslında…

sözün hazinesi içinde inci gibi duran yazının kaybolan değeri karşısındaki yokluk bir boşlukla sarıyor aklımızı…

boşluktan ne çıkarır şair?

unutulmuş bir ayrılığın belleğini mi?

belleğin biçimlendirdiği görüntünün o garip potansiyelini mi?

sonsuza değin atlayacağı başlangıcın sonunu mu çıkarır şiirlerinde?

yazmanın bellek odalarında gösterilmeye çalışılan gerçeklerin kurguya dönüşmeden imge hamuru gibi saklanıp korunabilmesi ne kadar da zor ve ne kadar da ağır imgenin açtığı boşluklarda nefes almak/alabilmek…

yazının dirençsiz eylemini yaşatan ‘ben’ değil midir?

söylenti; yazılamayan şiir

söylenti; sonsuz iletilerin mırıltısıyla bir araya geldiğinde yazının önüne geçerken yazıdan daha sonsuz olabiliyor…

yazanın  ortada olduğu yazılarının ise kaybolduğu durumlar karşısında okurun kendisini deşifre etmesini bekleyebilir miyiz?

kaybedilmemiş bir gerçeklikle hikayeleştirilen hayat, söylentiyi reddedebiliyor… bu durumda törel ve estetik yetersizlik hazzın bayağıyla, ast-üst bir dil ilişkisi kurulabiliyor; tıpkı öykülerde ve romanlarda olduğu gibi…

şiir ise, yazılamayan söylenti olarak kalıyor…

her şey pazarlığa dahildir

çağımızın ticaret dünyasından başlayan temizlik hareketi fiyatını arttırmak isteyen bir şüphelinin idealer dünyasındaki tavrı ile vicdani bir rahatsızlık taşısa da ne parmağının ucunda ne de parmağının gösterdiği yerde işaret edebilir sonucu…

çünkü sonuç saklıdır…

söz yalnızca gerçeği aktaran bir ileti midir?

yoksa

aynı zamanda gördüğünün gösterenden ayrı olduğu ve varoluşu kapsayan bakış mıdır?

söz ve bakış; öteye geçirilmek istenen sır mıdır?

ve bu sır var olduğu sürece sonucun saklı kaldığı yer aynalar mıdır?

unutulmuş sözler

cemaatlerin uyuşukluğunu azdıran sözler… insanı dehşete düşüren söz aynı dehşetin hüznüne düşerse bundan bir sevinci anlatmak ya da anlamak yaratılmamış dünyanın ipuçları olarak görülebilir mi?

hangi sözler anımsanır önce?

anımsanan söz nasıl geçer harekete; birden bire mi, yavaş yavaş mı?

sözler sonuçlarda mı saklıdır?

hangi sözler pazarlıklara dahildir?

unutulmuş hayatların dile getirilmesi, dillenmesi bir temizlik hareketi değil midir?

gerçek bulundu mu yaratıldı mı?

sözcük seçimimizdeki nesnel ölçütler yerine öznel ölçütlerin; akıl yerine duygunun konması ya da hangi oyunun oynanacağına dair alınacak karar basit bir dil oyunu olarak algılanabilir mi? ölçütler ve nosyonların anlamsızlaştırılması, mekanik uslupların reddedilmesi irade ediminin sonucu olarak karar verebilen insanın en azından belli sözcükleri kullanma alışkanlıklarını yıkmasıyla gerçeğe daha da yaklaşabilir…

ölçütler, insan belleğini ayartan bir tür değil midir? örneğin birçok dil arasından seçtiğimiz dilimiz bir imtiyaz tanıma değil midir?

blumenberg gibi tarihçilerin anlattıkları öykü kabaca şöyle özetlenebilir:

bir zamanlar görülür dünyanın ötesinde uzanan bir şeylere tapınma ihtiyacı duyduk. 17. yüzyıldan başlayarak bilimin betimlediği dünyaya bir yarı kutsallık olarak yaklaşıp tanrı sevgisinin yerine hakikat sevgisini koymaya çalıştık. 18. yüzyılın sonundan itibaren bilimsel hakikat sevgisinin yerine kendi kendimize duyduğumuz sevgiyi; bir diğer yarı kutsallık olarak görülen kendi derin ruhsal ya da şiirsel derinliğimize tapınmayı koymaya çalıştık…

gerçek bulundu mu yaratıldı mı?

nietzsche’nin deyimiyle gerçek seyyar metaforlar ordusuysa yaratılmış olamaz mı?!.

kör damga

dünyaya ait her türlü betimlemeler icat etmenin ve bu betimlemelerden bir var olma çabası olarak çıkarımlar elde etmeye çalışmanın yaşlanmaktan pek farkı yok…

geçmişin dilini kullanma ve onu bir sanat eseri gibi sunma yönündeki çabalar nostalji eğiliminden başka ne olabilir ki?

blumenberg, nietzsche, freud ve davidson’un önerisi:

hiçbir şeye tapınmadığımız, hiçbir şeyi yarı kutsal olarak görmediğimiz, her şeye –dilimize, vicdanımıza, cemaatimize- zamanın ve tesadüfün ürünü olarak eğildiğimiz noktaya varmaya çalışmayın…

atalarımızın dilini kullanma yönünde, onların ceset suratlı metaforlarına tapınma yönündeki eğilim “heideggercinostalji’den başka bir şey olabilir mi?

düşün neşesi

“kesilmiş ağaçların kabuğu altında gelecekte ortaya çıkacak nesnelerin görüntüsünü ararım ben…”

tristantzara

“üzücü hakikat şu ki, şiirlerin mevcudiyeti, birliği, biçimi ya da anlamı yoktur… öyleyse bir şiir neye sahip olur ya da ne yaratır? yazık ki, bir şiirin hiçbir şeyi yoktur ve hiçbir şey yaratmaz. şiirin mevcudiyeti bir vaattir, umulan şeylerin tözünün parçasıdır, görülmeyen şeylerin kanıtıdır. şiirin birliği okuyucunun iyi niyetindedir… anlamı sadece başka bir şiirin olmasıdır daha doğrusu geçmişte olmasıydı.” haroldbloom

her sözcük yanına aldığı sözcüğün içinde kaybolarak dizesini kuruyor… her dize üst dizeden aldığını önce kendisine sonra alt dizeye taşıyarak yok oluyor. her mısra bütünmüş gibi bitmiş bir şiirin parçası olarak kalıyor. bitmiş bir şiir de gelişmiş ama asla tüm olmayı istemeyen bir parça gibi çıkıyor karşımıza…

her çeşit parçanın eksiklikleri sayesinde okuduğumuz dinlediğimiz şiir bizi bu yönüyle hep başka yolculuklara çıkarıyor… bilinmezi..kesiksiz yamasıyla onu sevmeye, tercih etmeye zorunlu ama içten önlenemez gülüşlerle taşınırız şiire…

şiir, tanrıların hiçbir zaman dokunamadığı bir gerçektir…

ve şiir kulağımıza her zaman şunu fısıldar:

kendi tadını başkalarının acısından çıkarma

kendi acını başkalarının tadından da çıkarma

acını ve tadını kendinden çıkar…

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın