Öykü

Yeni bir Öykü/ Ayşe Baran Eren

TÜP

Ahmet akşamüstü acele ile eve uğradı. Eve getirdiği filede üç somun ekmek, altı yumurta ve biraz da siyah zeytin vardı. Ablasına “Yarın sabah yine uğramaya çalışırım. Daha başka eksik varsa da akşamüstü getiririm” dedi. Her iki yeğenin saçlarını okşadı, ellerine birer şekerleme ile çikolata tutuşturdu. Ablası Ayten kardeşine çaresiz gözlerle baktı. “Gitme Ahmet” demek isterdi, diyemiyordu. Ahmet “Sabır” dedi. ‘Az kaldı biraz daha eksiğim var.’ Ahmet gündüzleri Nazif amcanın tenekeci dükkânında çalışıyor, geceleri de balığa çıkıyordu. İki kardeşin birbirlerinden başka hiç kimseleri yoktu.

Ayten’in kocası köydeki diğer arkadaşları ile kırdaki mısır, buğday tarlalarına domuz avına çıktıkları bir günde arkadaşının kazara yanlış nişan alması sonucu hayatını kaybetti. O günden sonra da Ayten ne kocasının evinde, nede kardeşinin yanında rahat edemiyordu. Kayınpederi kendisinin çok yaşlandığı (84 yaşında olduğunu), çalışamadığı için Ayten’e ve çocuklara bakma imkânı olmadığını söyledi. Altı ay sonra askerdeki oğlu geldiğinde onunla evlenmesini istedi.‘Nikâh dışarı çıkmamış olur, çocuklara amcalık hem de babalık yapar. Sende genç yaşta dul kalmazsın.’ diyerek, Ayten’e fikrini sormadı bile. Bunu gururuna yediremeyen Ayten kayın biladerinin askerden döneceği gün baba ocağı olarak bildiği kendinden iki yaş küçük kardeşinin yanına geri döndü. Bu sefer de köyde çocukluğunda birlikte oyunlar oynadığı, genç kızlığında ahbaplık yaptığı hemşerileri Ayten’e kötü davranır oldu. Kadınların büyük çoğunluğu kocalarını kıskandıkları için Ayten’i dışladılar, kendilerinden uzaklaştırdılar. Köyün erkekleri ise taciz etmek için her fırsatı değerlendirmeye başladı. Hiç kimsenin kendisine ulaşmaması için Ayten evden çıkmıyordu. Hatta çocuklarını da evden çıkarmıyordu. Ne zaman kızını yada oğlunu bakkala yada fırına yada başka bir esnafa gönderse; çocukların anlamadığı fakat Ayten’in ne manaya geldiğini çok iyi bildiği ahlaksız teklifler yapıyorlardı. Bu durumu kardeşi ile hiç sözlü konuşmadılar. Fakat Ahmet de olayların farkındaydı.

Sabah uyandıklarında köy çok sessizdi. Dışarıda ne bir insan ne de hayvan sesi yoktu. Oysa köyde sabah çok erken kalkılır. Çocuklar kümesten yumurta toplar.Kadınlar inek, koyun veya keçiden süt sağar. Erkekler ise ahır temizler. O sabah köyde kimse uykudan kalkmamış gibi, derin bir sessizlik vardı. Sadece Ayten ve iki çocuğu uyanıktı. Aynı yatakta yattıkları için, Ayten çocuklar kalkmasınlar diye uyuyormuş gibi numara yapıyordu. 6 yaşındaki kızı Havva’nın midesinden yükselen ses bu sakinlikte bir boru sesi gibi tiz ve sürekliydi. 4 Yaşındaki oğlu Adem de akşam karnının tam doymadığını söyleyip ağlayarak uyuduğu için, yastıkları nemlenmiş.Çocuğun hala devam eden sessiz hıçkırığı ile vücudu titredikçe yatakta annesini dürter gibi oluyordu.

            Ayten çocukları ile barınabilmek için geri geldiği bu evde kendisi de öksüz büyümüştü. Kardeşi Ahmet 9, Ayten henüz 11 yaşlarında iken babaları köylerinin yakınındaki gölde teknesi ile birlikte boğularak ölmüştü. Şu an iki kardeşin birlikte oturdukları 80 m2‘lik arsa içinde bir oda bir mutfak bahçeli evden başka mirasları yoktu.

Babalarından kalan birikmiş para ile bir süre geçimlerini idare ettikten sonra Anneleri Hayriye henüz 29 yaşında olmasına rağmen, kasabanın kendi köy muhtarlarının ahbabı, emekli maaşı olan 58 yaşındaki Fahrettin ile evlendi. Hayriye kendisi köy hayatından kurtulurken çocuklarını da kasabaya alacak ve orada okutacağını planlamıştı. Ama Hayriye ile Fahrettin evlendikten sonra gelişmeler öyle olmadı. Fahrettin tekelden emekli olmuş.Sigarayı çok severdi, emekli olduktan sonra da rakıya düşkünlüğü artmıştı. Hayriye’ye evde sürekli rakı sofrası kurduruyor, karısını da karşısına alıp keyif yapmak istiyordu. Çocukları sürekli azarlayıp, ufaktan tokat atıyor, kulaklarını çekiyordu. Kafasının ayık olduğu bir an Hayriye’yi karşısına alıp açıkça konuştu. “Ben seninle evlendim, ama çocuklarını istemiyorum. Onlar benim çocuğum değil. Bana eski kocanı hatırlatıyorlar, seni kıskanıyorum.” Hayriye gözü yaşlı, boynu bükük kocasından kalan 80 m2 arsa içinde bir oda bir mutfak evlerine çocukları ile birlikte geri döndü. Barınacakları ev vardı, fakat bir gelirleri yoktu. Bir süre her gün köydeki her hangi bir tanıdığın getirdiği ekmek ve katıkla karınlarını doyurdular. Hayriye böyle geçinemeyeceğini biliyor, yine de bir çözüm bulamıyordu. Kocası Fahrettin kendisi Hayriye’yi almaya gelmiyor, ama köylüler ile ‘Ne zaman isterse gelsin otursun, evimin başköşesi yeridir. Lakin çocuklara bakamam!’ diye haber gönderiyordu. Aradan bir aya yakın zaman geçmişti. Ramazan ayına girmişlerdi. Köy yerinde yardımlaşmanın daha da bollaştığı hiçbir kulun aç kalmayacağı günlerdi. İftar ve sahur öğünleri mutlaka kalabalıkla yenirdi. Yine bir gün iftar vakti yaklaşırken, Hayriye iki çocuğu önünde ya bir yemek daveti yada bir kap yemek getireni beklerken kapıları çalındı. Komşuları Nazif amca, Zekiye teyze, kızları Rabia ve oğulları Recep geldiler. Dört kişilik aileden hiç birinin eli boş değildi. Misafirlerin getirdikleri somun ekmek, tarhana çorbası, siyah zeytin ve yufka aşı ile hep birlikte güzel bir ziyafet çektiler. Hepsinin de karnı doyduktan sonra, Nazif amcaları müjdeli haber verir gibi sofra duası okudu. Ardından teravih namazını kılmak üzere camiye gideceği için müsaade istedi ve dönüşte önemli bir konu konuşmak için kendisini beklemelerini rica etti.Hayriye çocuklarının babası ile evlendikten kısa bir süre sonra kendi babası vefat etmiş, eşi Nasuh ise zaten öksüz büyüdüğü için komşu Nazif amcayı ataları bilmişler ve hiçbir sözünden çıkmazlardı. Nazif amca da onlara karşı her daim babacan davranırdı ve elinden geldiğince yardım ederdi. Hayriye heyecanla teravih namazının bitmesini bekledi. Nazif amcalarının kendileri hakkında önemli bir karar verdiğinden emindi. Hayriye; Nazif amcayı camiden çıkan tüm cemaatin ayak sesi ve konuşmalarını kalbinin titremesi eşliğinde dinleyerek, bekledi. Nazif amca geldiğinde o namazda iken hazır ettiği çaydan bir bardak doldurup kendisine ikram etti ve kapı girişindeki mindere diz çöküp oturdu. Nazif amca da direk konuya girdi. “Hayriye kızım sen bizim halimizi biz de senin halini çok iyi biliyoruz. Düşündüm; sen al başını kocanın evine geri dön. Geride Nasuh’umdan emanet iki yavrucak var. Allah büyük, öyle ya biz de daha ölmedik elhamdülillah. Çocuklar burada babalarının evinde otursunlar. Ahmet benim yanımda çalışır, ona meslek öğretirim. İleride bu bizim meslekte tenekecilikte iyi para olacakmış, öyle derler. Ayten de Zekiye teyzesine ev işlerinde yardım eder, Rabia ablası ile ahbaplık eder. Her iki evin işlerini de el birlik çevirirler inşallah. Gözün arkada kalmasın. Kızım bizler namus için yaşarız. -Genç kadınsın başında er olmayınca zor. – Var git kocanın yuvasına otur. Evlatların önce Allah’a sonra da bize emanettir.” Zekiye teyze, Nazif amcanın her bir cümlesini başıyla onayladı. Hayriye çok konuşmak istiyormuş ama hiçbir şey söyleyemiyormuş gibiydi, iki gözünden pınar misali yaşlar süzüldü. Bu ağlamanın çok uzun süreceği belliydi. Misafirlerini evlerine uğurladılar ama Hayriye gece boyunca hiç uyumadı. İki evladının başında sabaha kadar oturup, öylece ağladı. Çocuklar sabah uyandığında anneleri ağlamaya devam ediyordu. Akşamdan kalan yiyeceklerle çocuklarına kahvaltı sofrası kurdu. Kahvaltı bittikten sonra, çocuklarının en yeni, en temiz kıyafetlerini giydirdi. Evden bayram ziyaretine gider gibi çıktılar. Yolun karşısında Nazif amcalarının evi ve tenekeci atölyesi aynı bahçe içerisindeydi. Hayriye iki elinde iki çocuğu, çok ağır adımlarla ve güçlükle yolun karşısına geçti. Bahçe kapısını çaldılar, Recep açtı. Hayriye çocukları bahçe kapısından içeriye soktu, kendisi kapı eşiğinde bekledi. Zekiye teyze koşarak, Nazif amca ise onun arkasından ağır adımlarla kapıya geldiler. Hayriye bahçe kapısından içeriye girmedi. Burada vedalaştılar, helalleştiler. Zekiye teyze dizlerine vurarak, ağladı. Nazif amca kafasını yerden kaldırmadı, Hayriye onun elini öpünce o da Hayriye’nin sırtını sıvazladı. Ayten ve Ahmet birbirlerine sarılıp ağlamaya başladırlar. Recep Ahmet’in omzuna kolunu attı. Rabia geldi, Ayten’in koluna girdi.

            Hayriye kasabaya gittiği ilk zamanlar sık sık çocukları ile haberleşse de yıllar içinde bu durum seyreldi. Ayten ve Ahmet baba yadigârı kendi çatıları altında, komşu Zekiye teyze ve Nazif amcanın gözetiminde büyüdüler. Her iki çocuk da bir sarmaşık çiçeği gibi komşu amca ve teyzeleri hangi şekli verirse o yöne boy verdiler. Ayten kadınlık, ev hanımlığı adına ne biliyorsa hepsini Zekiye teyzeden öğrendi. Ahmet ustası Nazif amca gibi iyi bir tenekeci oldu. Yine Nazif amcanın onayı ile boş vakitlerinde babası gibi balıkçılık da yapıyordu. Ayten’in koca evini terk edip Ahmet’in yanına döndüğünde kardeşinin de askerlik yapması gereken zaman gelmişti. Ama ablasını yalnız bırakıp askere gitmek istemedi. Devletin bedelli askerlik imkânından faydalanmayı düşündü. Bunun için para biriktiriyordu. Ahmet’in sevdiği bir kız da vardı. Askerlik görevini yerine getirdikten sonra, 80m2’lik arsalarına bir oda daha yaptıracaktı. Böylece iki oda bir mutfak evlerinde ablası, yeğenleri, Ahmet ve Ahmet’in eşi ile gül gibi geçinip giderlerdi. Hatta biriktirdiği paralardan biraz artırıp, biraz da düğünde takılacak takılardan bozdurursa ve biraz da borca girerse Nazif amcanın tenekeci atölyesini devir almayı düşünüyordu. Nazif amcanın oğlu Recep tercihini okumaktan yana kullanmıştı, bu sene yüksek tahsilini bitirecek, devlete memur olacaktı. Nazif amcanın bayrağını Ahmet devir alacaktı.

            Ahmet akşam güneş batmadan balık tutmak için göle gitti. Günlerdir böyle yoğun çalışıyordu. Askere gitmeden şafak sayıyordu. Altı aydır her gün gündüzleri tenekeci dükkânında çalışıyordu. Akşamüstü göle gidiyor, tüm gece sabahın ilk ışıklarına kadar balık tutuyordu. Tuttuğu balıkları sabah halde satıp tekrar tenekeci dükkânına dönüyordu. Göl kenarına küçük bir çadır kurmuştu. İçine tek başına kendisi anca sığabiliyordu. Gece uyanık kalmak için bu çadırda çay demleyip içer, yanında getirdiği katıklarla karnını doyururdu. Çok yorulduğunda çadırın içine girer biraz da uzanır, dinlenirdi.

            Her sabah olduğu gibi Ayten kardeşinin kahvaltıya gelemeyeceğini, direk atölyeye geçeceğini bildiği halde, belki gelir umuduyla kahvaltı sofrasını dört kişilik hazırlamıştı. Kahvaltıda 4 ince belli çay bardağı, 4 çatal, akşamdan ayırdığı1 somun ekmek (kalan 1 somun ekmek öğle yemeğinde yiyeceklerdi), 1 küçük tabak siyah zeytin ve bir küçük sahanda yumurta vardı. Mümkün olduğunca çocukları kahvaltı sofrasına geç oturtmak için oyalanıyordu. Kulağı kapıdan gelecek bir anahtar sesindeydi. Ahmet hiçbir zaman kapıyı çalmaz, kapıyı anahtarı ile usulca açar, sanki kendisi değil de içeriye giren gölgesiymiş misali sessizdi. Ayten kulağı seste beklerken, bir anda kapı çalmaya başladı. Öyle ki bir el isteksizce, ama kararlı bir şekilde ısrarla kapıya vuruyordu. Ayten kapıya acele ve şaşkınlık ile koştu. Demek ki Ahmet kapıyı çalarak gelse, kapıyı her gün böyle çalacaktı, isteksiz ama kararlı. Kapıda bekleyenin kardeşi olduğuna emin, kim o diye sormadan açtı. İlk başta bir kişi gördü, sonra üç, sonra altı, sonrasını sayamadı. En öndeki konuşuyor, yada o konuşuyor gibi ağzını kıpırdatıyor, arkadan birkaç kişinin aynı anda sesi duyuluyordu. ‘Sabaha karşı diğer balıkçı arkadaşlar bulmuş. Akşam çay demlemiş, ısınmak için herhalde tüpü kapatmamış, çadırın içinde uykuya dalmış. Gariban uykusunda son nefesini vermiş. Çok genç idi, başın sağ olsun, Allah rahmet eylesin. Allah sabır versin kızım.” Ayten kapı eşiğine yığıldı, içeriye yada dışarıya adım atacak durumda değildi.

            Adettendi ölen kişi bekletilmeden defin edilirdi. Sanki tekrardan canlanmasına fırsat vermeden hızlıca üzerine toprak atarlar.

80m2’lik arsadaki ev en son Ayten ve Ahmet’in babalarının ölümünde bu kadar kalabalık olmuştu. Hava güzel olduğu için herkes bahçedeydi, kaldırıma minderler atmışlar yol kenarında oturuyorlardı. Akşam olunca da bahçeye ve sokak kaldırımına taziye sofraları kuruldu. O kadar kalabalığın içinde tam da taziye sofralarına oturacakları anda Ayten’in yokluğunu fark ettiler. Tüm gün boyunca bir mutfak bir odadan ibaret eve kimse girmemişti. Köylüler kendi evlerinde pişirdikleri yemekleri sofralara paylaştırıyordu. İçlerinden biri diğerine, o diğeri öbürüne, daha sonra bir diğerine Ayten’i sordu. Ortalıkta yoktu. Sokağa çıkıp yollara baktılar. Hatta mezarlığa gidip, kabrin başına bakanlar bile oldu. Hiçbir yerde yoktu. Sonra bir kişi evin oda kapısından seslendi. ‘Mutfak kapısı kilitli komşular, mutfakta olmasın.’ Nazif amcanın onayı ile mutfak kapısı kırıldı. Çocuklar (Havva ile Âdem) Zekiye teyzenin kollarına koştular. Mutfaktan genzi yakan bir gaz kokusu bahçeye, hatta oradan sokağa kadar ulaştı. Öksürük ve bağırmalar eşliğinde mutfağa girenler kendilerini dışarıya zor attılar. Bir tanesi ‘çocukları uzaklaştırın!’ diye bağırıyordu. Zekiye teyze çocukları aldı sokağın karşısındaki kendi evlerine götürdü. Nazif amca bahçedeki kalabalığın içinden sıyrılıp mutfağa doğru ilerledi. Mutfağa girdiğinde tüplü üçlü ocağın üzerine kapanmış Ayten’i gördü. Ayten’in vücudu morarmıştı. Sağ elinde beyaz bir kâğıt vardı. Kâğıt Ayten’in elinde mutfak kapısından giren Nazif amcaya uzatılmış gibi duruyordu. Nazif amca usulca eğildi, Ayten’in elinden kâğıdı aldı. “Özür dilerim evlatlarım. Başında er olmayınca genç kadın olmak zordur.  Zekiye teyze, Nazif amca bilirim yaşlandınız ama yine de evlatlarım size emanettir.”    

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın