Öykü

Yeni Bir Öykü – Nilüfer Uçar

Yeniden Doğmak/

“güneş oldun ömrümüzün baharına ışık oldun penceremizin bezemesine soframızda çiçek, yastığımızda huzurdun nakış nakış işlendin yüreğimizin ince perdesine anne” Yaşam; ipini koptuğu an‟a kadar geçen sürecin uzunluğudur. O ip ki kaç kere kopma noktasına gelir de yeniden yeniden düğüm atılır, kim bilir? Sanki yaşam sonsuz bağışlanmış bir andaç, onu cömertçe kullanırız. Yaşam ipini gevşettiği, ya da kopma sürecine girdiğini bildiğimiz an çaresizlikle yüzleşiriz. Dövünüp hayıflanmanın bir yararı olmadığını bile bile yaparız. Bende bu kadar deyip pes etmek de cabası. Sonrası mı? İç burukluk, pişmanlık, dağılma ve kendini yargılama. Kimin yok ki böyle anları. Hepimiz az ya da çok yaşarız bu duygu sarsıntılarını. Benim de çaresizlik savaşım elbette oldu. Dil ve söylem her ne kadar yadsısa da iç ses durmaksızın zamanla dirsek temasındadır. En çok insan kendisiyle baş başa kalınca yaşar duygu dalgalanmalarını. Gerçeğin çıplak yüzüyle yüzleşiriz istemsizce. İç kabarmalar gözlere inen yağmur bulutlarıyla kendini dener. Sonrası geç gelen adalet gibi anlamını yitirir. Virajlı yollarda gidiş zordur, dönüş cesaret ister. Çünkü yaşanan süreç; o virajlı yollardan geçmeye zorla insanı. Canım annem; yaşam denen zikzaklı yol seni adım adım maratonun bitiş çizgisine doğru götürdüğü günlerdi. Biz kabullenmekten direnirken sen yürüyordun. Yaş ilerledikçe yaşanılan geçmişin bohçası sık sık gözden geçirilir ya, sen de son zamanlarda bu bohçayı daha çok açmaya başladın. Koyduğun anıları gözden geçirir, unuttuklarını anımsar, belki de gizli bir yüzleşme yaşıyorsundur kendince. Bazen bağını koparıp, yarım bıraktıklarını tamamlıyorsundur. O anılar yığını çeyiz sandığın kadar değerli.. Olumsuz, canını acıtan, sıkıntı veren hatalar, yüzleşmekten korktuğun anlar varsa bir başka olurdu anlatımın. Detayları anlatırken hayret ederdim. Güçlü hafızan zamana meydan okurdu. O bohçanın kıyısında ya da uçunda kalan, ama benim için çok önemli olan bir anı anlatacağını söyleyince meraklandım, heyecanlandım. Söz konusu olan bendim. Gözlerini içine baktım; “ Anlat anne” dedim. “Ah kızım biliyor musun, seni ikinci defa doğurdum?” dedi. Ne demek istediğini anlayamamıştım. “Nasıl yani? Anlatsana!.. anne” dedim. Çünkü ilk doğumu biliyorum. Bu doğal bir süreç. İkinci kez doğurması normal olmayan bir doğum. Yeniden doğduysam bu bir mucize demekti. Gözleri çok uzaklara daldı. Sanki o günleri tüm çıplaklığıyla yaşıyordu. Anımsamak, hiçbir detayı atlamamak, içini burkan derin sızının üstündeki örtüyü kaldırmak istiyordu sanki. Bekledim… Bekledim… 2 “Anne neden anlatmıyorsun?“ dediğimde o anda kopup yeniden yanıma geldi. Derin bir nefes aldı, bana döndü, saçlarımı okşadı, ellerimi ellerinin içine aldı. “Sana anlattığımı sanıyordum. Hatırladım ki anlatmamışım. Neden şimdiye kadar anlatmadım onu da bilemiyorum. Neyse… İlçeye çok uzak bir dağ köyünde baban öğretmendi. Kaldığımız köyün arazisi tarıma elverişli değildi. Tek gelir kaynağı hayvancılıktı. Bu da onların geçimini sağlamaya yetmiyordu. Araba gitmezdi köye. İlçeye kadar arabayla, oradan sonra at veya katırla gidilirdi. Fakirdi halkı. Bu yüzden birçok köylü İstanbul‟a çalışmaya gitmişti. O kadar yer gezdim onlar kadar kıymet bilen, insana değer verenine rastlamadım. İşte böyle kıymetli insanların diyarında doğdun sen. Hem de baban Cumhuriyet Bayramı‟nı kutladığı bir günde. Pırıl pırıl bir günün sabahında. Eben Sultan Anaydı. Ne güzel bir anaydı. Benim o acemilik hallerimde ana oldu bana. Kol- kanat gerdi. Onun sayesinde hiç acemilik çekmedim. Evler okula uzaktı . Sultan ananın evi okula yakındı tek. Öğretmenlerinin bir kızı olduğunu duyan İstanbul‟daki köylüler sana hediyeler gönderdiler. Gazocağında tut, giysiler, bez, muşamba, mamalar, pudra, oyuncaklar… bir bebeğe ne lazımsa her şeyi, hem de fazlasıyla. O kadar çok eşya geldi ki, bir kısmını köydeki ihtiyacı olanlara verdim. Onlar da bizim kadar sevindi. O dağ köyünde hiç eksiğin kalmamıştı. İlk bebeğimiz olduğun için hem biz hem de köylüler senin üstüne titriyordu. Topak topak bir bebektin. Okullar tatil olunca dedenlere geldik. Ekin derme mevsimi başlayınca herkesle birlikte ben de ekin dermeye gittim. Seni babaannene bırakmak zorunda kaldım. Mamayı nasıl yapacağını anlattım. Bir kutuda pudra, bir kutuda maman vardı. Nasıl bakacağını döne döne anlattım. Biz sabah gün doğmadan gidiyor, karanlık çökünce dönüyorduk. Sen her geçen gün zayıflıyor, o gülüşlerin yok oluyordu. Bir anlam veremiyordum neden bu kadar zayıflayıp halsizleştiğini. Sorduğumda babaannen iyi baktığını söylüyordu. Akşamdan akşama emzirmem sana bir yararı olmuyordu. O zamanlar ekinler orakla biçildiği için en az iki ay sürüyordu. Kimse bana evde kal, hem çocuğuna bakarsın hem de ev işlerini yaparsın demedi. Ben de daha çocuk yaşta sayılırım. Olanların farkında değilim. Şimdiki aklım o zaman olsaydı hiç seni bırakır mıydım. Dedim ya çocuk sayılırdım. Üzülüyorum, içim daralıyor, seni bağrıma basıp sevsem de olmuyordu. Günler geçip giderken sen artık yeni doğan bir bebekten farksızdın. Halsiz, bitkin tepkisizdin. O güzelim bebeğime neler oluyordu. O gün öğlene doğru deden at sırtında geldi yanımıza. İçimdeki ipin koptuğunu sandım. Bir elimde orak diğer elimde ekin demeti, kala kaldım. Deden attan indi. Sakin ve soğukkanlı bir duruşu vardı. Biraz konuştu, ama benim yüreğim yerinde durmuyor, dışarı çıkacak gibi atıyordu. Sonra; “Gelin sen hazırlan eve gidelim. Annen biraz rahatsız. “ Elimdeki ekin demetini yavaşça toprağa bıraktım o sarı sarı başaklarıyla, orağı da hemen yanı başına. Yola koyulduk. Dua ediyordum senin için. Ah zalim yol, neden bitmek bilmiyorsun. Dizlerimde derman, yüreğimde güç kalmadı. Sanırım yürüdüğüm en bitmez yol o yoldu. Eve vardık ama ben bitik ve halsizdim. Dilim damağım kurumuş, gözlerim pul pul. 3 Tam evin önüne varmıştık ki babaannen orada dolandığını gördüm. Babaannen değilse, kızım, diyecektim ki, ocakta kazan, yanında konulmuş kapı gibi bir tahta gördüm. Dizlerimin bağından önce yüreğimin bağı koptu. Ayakta duramadığım gibi gözlerimde uçan kelebeklerden hiçbir şey göremiyordum artık. İçimdeki yangın yüzümden dışarı fışkırıyordu. Koşmak istiyordum ayaklarım birbirine dolandı. Düşmemek için tüm gücümü toplayıp içeri koştum. Oradaydın. Üstüne bir tülbent örtmüşler. Tülbenti savurdum odanın ortasına. Seni kucakladığım gibi evin arkasındaki bahçeye koştum. Arkadan gelen seslerden birisi; “ Günah, günah!… Ölmüş çocuğu nereye götürüyor“ dediğini duydum. Deden; “O annesi, günah sayılmaz. Bırakın evladıyla vedalaşsın.” Gerisini duymadım. Bahçenin bir yerine çöktüm. Seni bağrıma basıyorum, üstüne sicim gibi yağmur yağdırıyorum. Bir yanda kızım ölmedi, kızım ölemez diye çaresizce çırpınıyordum. Bir yanda da Allah‟ım yardım et, n‟olursun yardım et diye yalvarıyordum. Bu nasıl bir acı yüreğimi kavuruyor. Bağrıma bastıkça bastırıyorum. Birden nefes aldığını gördüm. Aman Tanrım yavrumu bana mı bağışladın diye dua etmeye başladım. Kendimi toparlayınca evin önüne koştum. Kızım ölmedi, o yaşıyor dedim titreyen dudaklarımla. Kimse inanmak istemedi. Deden gelip baktı „Çocuk yaşıyor. Dökün suyu, kaldırın tahtayı.” dedi. Birden aklıma geldi. “anne sen çocuğa hangisini mama yapıp verdin.” dediğimde pudrayı gösterdi. Meğer uzun süre sana pudradan mama yedirmiş babaannen. O da zehirlemiş seni. Eğer deden gelip beni getirmeseydi seni gömmüş olacaklardı. Hatta birkaç kişi yıkayıp gömelim. Zaten el kadar çocuk demişler. İşte böyle kızım seni o gün ikinci defa doğurdum. Hemen seni doktora götürdük. Okulların açılması yaklaşmıştı, gitme zamanı gelmişti. Hazırlık yaparken deden; ”Çocuğu burada bırakın. Yolda ölürse ne yaparsınız .” dedi. Baban da; “Toprak her yerde toprak. Kızımı bırakıp gidemem. Doktor iyi bir bakımla çabuk toparlar dedi. Ona iyi bakarız, merek etme baba.” dedi. Sana yine çok iyi baktık. Zor toparlandın ama iyileştin. İşte böyle kızım, seni ikinci kez doğurdum.” Yormuştu yaşadıklarını bir daha yaşamak. Eminim ki bana özetini anlattı. Yaşadığı iç sızısı, dilsiz isyanı, kendiyle savaşımı, çaresizliği, geleneksel gelin yaşamı ezip geçmiştir ruh ve bedenini. Bir evladı iki defa doğurmak kadar zor ve travmatik bir durum düşünülemez. O kutsal sevginin ellerini öptüm. Sonra uzun uzun düşündüm; mucizevi, kutsal ikinci bir yaşamdı şu an yaşadığım. Anne sevgisinin gizi çözülememiştir, çözülemez de. İçindeki ilahi gücü barındıran tek sevgi anne sevgisidir. Öyle kutsaldır ki; doktorların belki üstesinde gelemeyeceği kudrete sahip. Anne yüreği sihirli bir cevher. Bazen yaşamımızdaki tesadüflerin farkına varamıyoruz. Belki de görebilme yetisine sahip değiliz. Ne sayarsak odur aslında giz… Gel gör ki oğluma Ekin, kızıma Başak ismini bu olaydan haberim olmadan yıllar önce koydum. Uğruna ölüme gittiğim, şimdi yaşam kaynağım olan ekin ve başak. Bir ilgisi, bağlantısı olabilir mi? O gizi de bilemem… 4 Canım annem; zor bir yaşamı yara yara bugünlere geldin. O dirençli, sevgi dolu yüreğin çabaladı ömür denen raysız yolculukta. Kör olası o yol dikenleri yok mu, kimi zaman yüreği, kimi zaman direnci kanatır. Yine de o dikenlere pabuç bırakmayan güçlü yapınla bir abideydin bizim için. Fırtına kasırgaya dönünce hasarı büyük olurmuş. Kim yaşamaz ki o fırtınalı geçişleri. Omuzunda taşıdığın yaşam savaşı yormuştu o küçük bedenini. Arazlar hastalık kisvesine bürünerek birer birer boy göstermeye başladı zaman içinde. Her çıkana karşı kalkanlarımızı hazırlayıp çözümler üretiyor, çareler arıyorduk. Bel ve dizler pes etme noktasındaydı. Yanımızda taşıdığımız oturakla sıkıntılı olsa da yürümeye çalışıyorduk. Her badire atlandığında şükür diyerek bir sonraki aşama için kendimizi hazırlıyorduk. Koca bir ömrü koşarak yaşayan beden birkaç basamağın önünde kala kaldığı günlere gelmiştik. Bir gün sabun gibi elimizde kaymak üzereydi. Tüm çocukların yanı başında serçe telaşıyla çırpınmaya başladı. Kalabalık ev taşkındı. Sevgi ve ilgi yetersiz kaldığı andı. Hastanenin yolu tutuldu. Uzun süre girişte bekletildik. Odanın hazırlanması için. Odaya alındık, tetkikler başladı, serum takıldı. Sürekli ilaç verildiği için hep uyuyordu. Karanlık tünelde yürüyüp ışığı görebilme sabırsızlığı içindeydik. Süreç bitecek çınarımız yaprak dökmüş olsa da gölgesi biz yetecek diye umudumuzu koruyorduk. Annemiz yaşamın farklı bir kulvarında yolculuğa devam edecekti bundan sonra. Yatak ve suni beslenme denilen bir dönemdi. Öylece eve geldik. Bir süre sonra kendine gelmeye başladın. Susuz kalan çiçeğe su verildiğinde biraz dirilir ya öyle bir şeydi. Ne o, hastanede sesimizi bırakıp gelmişiz. Neden ? Nasıl? desek de o sesi bir daha bulup getiremedik. Ses, ses olmadan olmaz ki! Ne oldu da kaybettik o değeri. Doğarken attığı ilk çığlıkta bu güne kadar cevher gibi taşıdığı ses terk edip gitmişti. Pırıl pırıl bir zihin boşlukta sesini arıyor. Düşünüp de konuşamamak. Nasıl bir çaresizlik, kanun hükmünde bir kararname değil bas bayağı yaşamın yasasıydı o. Anlatamadığında gözlerinin ince kanalında akan gözyaşlarını silmek mi çaresizliğin ince sızısı, yoksa o yaşları akıtan çaresizlik mi? Mevsimler ağır aksak keyfince akıp giderken, anneme hep yatak mevsimi. Takvim anlamsızlığını yaşıyordu. Neye yarardı ki yağan kar, çiçeklenen bahar dalı, sabah güneşi, akşam serinliği görmeyince. Yorulan beden artık bu kadar demese de, nadasa yatan toprak ana gibi sessizliğe büründü. Daha az uyanık bir zaman dilimi. Nefesin ne denli kıymetli olduğunun farkındaydık. O bile bize yetiyordu. Bir nefes…. Kaynakta akan suyun sızıntı bile susuzluğumuzu gideriyordu. Yaşam çanlarını çaldığı an, o an! Evet özel bir gündü. Torununun, Başak‟ının yaş günü, bu özel gününde yaşam bayrağımı sana teslim ediyorum der gibi bir bırakış. Artık koşucu sensin der gibi… Ben noktayı koyuyorum, yürüyen sen olacaksın der gibi… Yine çırpındık çaresizce. Yok o kadardı. Ekin derme mevsimine ramak kalmıştı. O mevsimi bize teslim edip yolculuğuna devam etti. Ruhun şad olsun canım annem…

Nilüfer Uçar

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın