Öykü

Yeni Bir Öykücü/ Efe Nazım Arslançelik

BU ÜLKEYİ SENİN GİBİ DELİLER KURTARACAK

Bizim Ziya Askerden döneli üç sene geçmişti. Askere git gel iş bulursun dediler, bulamadı. Evlenirsin dediler, evlenemedi. Koca üç sene geçti Ziya hiçbir şeyden geçemedi. Askerde tuvaletçi olmuş, her gün koca askeriyenin bokunu püsürünü temizlemekten burnunun direği kırılmış ama kalbinin kırıldığını hiç kimse fark etmemişti. Arkadaşları silahlı pozlar verip mermilerden sevdiklerinin ismini yazarken, bizim Ziya tuvaletçi olarak yaptığı askerliğinin verdiği utançla kendini bokun püsürün içinde boğdu. Askerliğini bitirip memlekete döndüğünde anlatacak anılar biriktirmek istemişti. Köy kahvesinin gölgesinde otururken köyün yaşlıları, kıdemlileri ve askerliğini bitirmiş gençler ‘’Anlat Ziya’’ dediklerinde hiç durmadan büyük büyük laflarla nasıl kahraman bir asker olduğunu anlatmanın hayalini kuruyordu. Oysaki anıları tuvalet temizlemekten öteye geçemedi. Her öteye geçemeyen insan gibi kendi anılarını kendi yarattı hem böylece istediği kadar kahraman olabilirdi. Memlekete dönerken yirmi altı saatlik yol boyunca kafasını cama dayayıp kendine bol bol kahramanlık anıları yazdı. Her şeyi kafasında kurgulayıp içine çekti derin nefesler aldı ama vermek istemedi. Nefes verirse anıların uçup gideceğini düşündü. Baş çavuş Rüstem’in her içtimada söylediği o sözleri anımsadı. ‘’İnsanoğlu kuş misalidir. Bazen nereye uçmasını bilir bazen de yanlış yere konup öylece bekler.’’ İşte bizim Ziya da ne kuş olabildi nede uçmasını becerebildi. Hep yanlış yerlere konup öylece bekledi. Köydekilerle pek konuşmazdı Ziya, ahalinin dediğine göre Askere gidince düzelecekti. Çünkü bizim memlekette askere gidince her şey düzelirdi. Sanki Askere gidene kadar kimse gerçekten yaşamıyordu sadece vakit dolduruyordu. Ömrümüz bize vaad edilenleri dinleyerek geçerken koca bir genç nüfus Ziya gibi çürüyordu.

Otobüs otogara yanaştığında Ziya kafasında kurduğu askerlik anılarını toparlayıp çantasına koydu. Telaşlı genç kadına, huysuz yaşlı teyzeye yol verdi. Herkes indikten sonra indi otobüsten bagajı yoktu. Her şeyi tek bir sırt çantasına doldurmuştu. Sevmiyordu bavulları çünkü bavullar gidecek yeri olanlar içindi. Ziyanın bu köyden ilk çıkışı askerlik içindi. Daha önce hiç köyünü terk etmedi. Büyük şehirlerden hep korktu ama en çokta o merak etti büyük şehirleri hatta bazen kızdı. ‘’Şehrin büyüğü mü olurmuş? Bizim köye bak, ovalar büyük, dağlar alabildiğince kalabalık.’’ dedi. Yine de merakı onu alıkoymuştu. ‘’İnsanı öldürse fazla merak öldürür.’’ demişti başçavuş Rüstem.

Yürümeye başladı. Yürürken uydurma anılarını düşünüp gülüyordu. Çıkarıp bir sigara sardı ve yürümeye devam etti. Köyü fazla uzakta değildi. Ziya en çok kendine uzaktı ve en çok kendinden kaçtı. Hiç aşık olmadı. Hiç sevişmedi. Ziya hiç yaşamadı. Gecenin gri puslu havası yüzüne vuruyordu. Bir hayali vardı. En çok bu gri puslu havalarda aşık olmak istiyordu. Köyün aşık olan gençleri gibi kurbağalı derenin kenarına oturup içmek, aşk acısı çekmek istiyordu. Ne çok şey istiyor gibiydi Ziya. Köyün genç kadınlarının ve erkeklerinin dileklerini astıkları dilek ağacını gördüğünde anladı eve altmış yedi adım kaldığını başladı saymaya. Bir iki üç dört…
Ziya saydı ayakları yürüdü. Gri puslu gece peşinden sürüklendi. Evin ışıkları belirmişti. Annesi Gül Hanım bir başına oğlunun gelişini kalabalık kollarıyla kucaklamak için bekliyordu. Ziya her zaman oturduğu büyük kayanın üzerine çıkarak köye tepeden baktı. Bakarken bir sigara daha sardı. Evlerin ışıkları, insanların pencerelere yansıyan gölgeleri, rüzgarın uğultusu hatta yıllardır yanıp sönen sokak lambasını bile özlemişti. Sessizce açtı bahçenin kırık kapısını her şey bıraktığı gibiydi. Boyamayı yarım bıraktığı duvar bile duruyordu. Açık olan pencereden kafasını uzatıp annesine baktı Ziya. Tahta sandalyesinde sallanarak duvara bakıyordu. Duvardaki siyah beyaz resimlerde gerçek anılarla yüzleşiyordu. Bir buçuk sene sonra çalan kapıyı Gül Hanım gülümseyerek açtı. Sessizce gülümserken gözlerinden düşen yaşlar kapının gıcırtısını dindirdi. Kabalık kollarıyla sarıldı Gül Hanım oğluna ‘’Hoş gelmişsin oğul’’ dedi. Bir iki damla düştü gözlerinden meyilli zemine, kapının boşluğuna doğru süzüldüler. Gül Hanım için Ziyanın gelişiyle tüm boşluklar doldu.

Sofraya oturdular. Gül hanım gözlerini oğlundan alamıyordu. Ziyaysa ağır ağır yemeğini yiyordu. Lokmaları uzun uzun ağzında çevirirken, yarın sabah köy kahvesine indiğinde askerlik nasıldı? diye sorduklarında hangi uydurduğu anıyı anlatacağını düşünüyordu.

O gece Gül Hanım ve Ziya yemek faslından sonra hemen uykuya baş koydular. Ziya erkenden kalkıp bahçeyi suladı. Kahvaltı yapmadan evden çıktı. Heyecanlıydı. Köy kahvesinin yollarına düşürdüğü gençliğini arıyormuş gibi meraklı yürüyordu. Ziyayı gören köy ahalisi tek tek selam verdi. Kahvehane sahibi İsparoz Hayri ağzındaki sigarasıyla seslendi. ‘’Ziya gel otur kahven benden hadi aslanım.’’ dedi. Yüzündeki alaycı tavrını alıp ocağın başına geçti. Ziya ilk defa değer görüyordu. Bir anda aslanım olmuştu. Çaydan kahveye terfi etmişti. Kahvehane bahçesinin tam ortasına oturttular Ziyayı, ahali başına toplandı hemen. Sorular havada uçuşuyordu. Ziya, telaştan sol bacağını sallamaya başladı. Ahalinin içinden sözü geçen Ramo dede söze girdi. ‘’Oğlum Ziya askerlik sana yaramış deliydin, işe yaramazdın şimdi akıllı olgun bir adam olmuşsun. Anlat bakalım anılarını da dinleyelim.’’ dedi. Ahali, Ramo dedeyi destekler gibi sırıttı. Aynı anda herkes çaylarından birer fırt çekti. Ziya ne yapacağını bilemedi. Uydurma anılarını üzerine topla tüfekle geliyordu. Herkes ondan kahramanlık anısı bekliyordu. Ziya ise koşarak uzaklaşmak, herkesten kaçmak istiyordu. Mahallenin askerlik yapmış gençleri de oradaydı. Kimin anısı daha iyi ona göre köyde değer görecekti. Herkes meraklı gözlerle Ziya’ya bakarken Ziya yere bakıyordu. Her şey bir anda oldu. Kahvehanenin içinden patlama sesi duyuldu önce, sonra alevler yükseldi. Cayır cayır yanıyordu kahvehane, İsparoz Hayri mahsur kalmıştı. Köy ahalisi kahvehaneyi terk ederken herkes birbirine bir şey yapın der gibi bakıyordu. Askerliğini yapmış kahraman gençlerden bir teki bile kılını kıpırdatmadı. Bazıları çaktırmadan kaçtılar. Ziya işte tam fırsat dedi ve deli cesaretini elinden tutarak kahvehanenin içine daldı. Ahalinin alkışları kıyamet gibi yağdı kahvehanenin üzerine, Ziya alevlerin arasından geçerek ocağın bulunduğu alana doğru yöneldi. İsparoz Hayri yerde yatıyordu. Sol kolu dolabın arasına sıkışmıştı. Tezgahı deli kuvvetiyle birlikte kaldırıp sıkışan kolu çıkardı. İsparoz Hayri’yi sırtına aldığı gibi dışarıya çıkarmayı başardı. Kapkara olmuştu. Birkaç yanığı vardı. Yere yatırdı İsparoz hayri’yi ‘’Açılın diye bağırdı.’’ Gömleğinin düğmelerini açtı. Nabzı atmıyordu. Hemen suni teneffüs yaptı. Ardından kalp masajı derken İsparoz Hayri öksürükler içinde gözlerini açtı. Alkışlar bir kez daha kıyamet gibi yağdı Kahvehanenin üzerine. Ahali Ziya’yı omuzlar üzerine aldı. Artık gerçek bir kahraman olmuştu, çünkü kahramanların yüreği delilik ağları ile örülüydü. O günden sonra Ziya köyün en sayılan sevilen adamı oldu. Kimse bir daha askerlik anılarını anlat demedi. Unutulup gitti. Babalar kızlarını Ziya’yla evlendirmek için sıraya girdi. Gül Hanım artık deli annesi değildi. Köyün en havalı kadını oldu. Ziya işe yaramanın verdiği hazla Köy muhtarlığına kadar yükseldi. Baş çavuş Rüstem’in dediği gibi:
‘’Delilikle, dehalık vicdansız bir vücutta nükleer bomba gibidir. Vicdanlı vücuttaysa Gerçek bir kahramandır ve unutma Ziya bu ülkeyi senin gibi deliler kurtaracak.’’

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın