Öykü Şiir

Yeni Sesler / Öykü

PAZARTESİ

Türkan Kebeci

Pazartesi, haftanın ilk iş günü. Yirmi yıldır hiç pazartesi sendromunu yaşamadım. Sorsanız, nasıl olduğunu dahi bilmem; diğer insanlar da benim gibi sadece hayıflanan insanlar…
-Off! Yarın iş mi var;
-Bu gün elim işe gitmiyor;
-Sabahın bu saatinde bu olur mu, daha afyonum patlamadı;
Bu sözler en sık duyduklarımdı. Bana çok uzaktı. İşimi severek yaptığım için, en zor zamanlarda bile isteyerek gelirdim. Cumartesileri çalışmak hiç sorun olmadı. Zor koşullara çözüm bulmak, dengeleri kurmak zor değildi. Bana göre her şeyin çözümü vardı. Aslında, ileriye dönük hazırlıklardı bunlar. İnsanları yönetme sanatını iyi öğrenmeliydim.
Yağmurlu bir İstanbul sabahında işe geleli iki saat kadar ya olmuş, ya olmamıştı. Yaptığım üretim programını değiştirmek zorunda kalmıştım. Bu, bütün her şeyi, sil baştan yeniden yapmam demekti. Aslında değiştirmeye gerek yoktu fakat bunu anlatamıyordum. İnsanın yapmak istedikleri şeyleri yapamayıp, bulunduğu koşullara rıza göstermesi kadar zor bir durum yoktur. Kendi kendime söylenmeye başlamıştım.
-Değiştirmeden yapılabilecek bu işi, sırf aksilik olursa diye değiştirmek, olacak şey değil. O zaman gelip yapın bu işi, neden bu kadar çok isterken olmuyordu istediklerim.
Herkes bana bulunduğum ortamın iyi olduğunu söylese de bana yetmiyordu. İnsanları yönetme sanatını öğrendiğim için, kitleleri de yönetebilirdim. Bu düşünceler beynimi kemirdikçe, içimdeki hırs da büyüyordu.Camdan hem yağmuru seyretmek, hem de hırsımı bastırmak için perdeyi aralayıp, boş gözlerle sokağı seyretmeye başladım. Yağmur suyu caddeyi temizlemiş, Cuma günkü tozlu halinden eser bırakmamıştı. Yağmurdan renkleri matlaşmış, kimi yerleri ıslak, kimi yerleri kuru kalmış iş yerlerin cepheleri, bir deri bir kemik hortlaklar gibi üstüme geliyorlardı. İnsanlar ise, yağmurdan ve soğuktan korunmak için kimi şemsiyesine, kimisi de palto ve atkılarına sımsıkı sarılmış, karıncalar gibi hızlı hızlı koşuyorlardı.
-Nereye yetişecekler ki, ne bu telaş herkeste, diye düşünürken.
Camın önünden geçen yetmiş yaşlarındaki kadıncağız, o kap kara gözleri ve yüzündeki bir hışımla bana bakmaya başladı.
-Şimdi sıcak ve kapalı yerdesin ve camın arkasından bu şekilde konuşuyorsun.
– Hayır konuşmuyorum,
– Yakışmıyor sana,
– Ben yakışmayacak ne yaptım teyzeciğim,
-Birde soruyorsun nereye yetişeceğimizi, herkesin işi gücü var. Kalmışsın avara.
– Teyzeciğim gerçekten konuşmadım, sadece düşünüyordum.
Desem de ne çare. Kadıncağız başını iki tarafa salladı, bir taraftan da homurdanarak yoluna devam etti. Çarpılmış gibiydim aniden perdeyi kapattım. Masanın etrafında bir iki tur attıktan sonra tekrar pencerenin önüne geldim. Korkarak perdeyi tutup, yavaş yavaş aralamaya başladım. O kapkara gözlerle tekrar karşılaşmak istemiyordum. Boş sokağı görünce;
-oh gitmiş, dedim.
Bu sefer de sokağın karşısında, hafif aksayan, temiz giyimli, pamuk saçlı bir amcaya takıldım. Buralarda ilk defa gördüğüme emindim. Artık yirmi yıldır bu semte gelip gittiğim için çoğu yüzler aşinaydı. Sağ eli ile sırtındaki çuvalı sıkı sıkı tutuyordu. Diğer elindeki çuvalın hafifliği, rüzgarın etkisi ile bir o tarafa bir bu tarafa sallanıp, aksayan bacağına çarpışından anlaşılıyordu. O ise buna hiç aldırış etmeden, yüzündeki sevinç ve mutlulukla, hızlı hızlı yoluna devam ediyordu. Neydi onu bu soğuk ve yağmurun altında bu kadar mutlu eden?
Çuvalın etrafından sarkan kartonların temizliğine bakılırsa bu işi yapanlardan değildi. Bu işi yapmış olsaydı kartonlar parça, parça ve kirli olurdu diye düşündüm. Burası fabrikaların, toptancıların olduğu bir semt olduğuna göre, bu amcaya da bu kartonları firmalardan biri vermiş olmalıydı. Bunun için miydi yüzündeki mutluluk.
-Belki de evde yakacağı yoktur, torunları vardır üşüyen. Kapıyı açıp içeri girdiğinde kim bilir ne kadar sevinecekler.
-Belki de bunları satıp, sıcak bir ekmek alacaktır.
-Kendine bak birde, yapmak istediklerin olmadığı için hırslanıyorsun. İnsanlar bir parça ekmek için ne mücadeleler veriyorlar.
Kendi kendime bunları düşünürken bir anda hayatın ne kadar adaletsiz oluğunu fark ettim. Aslında hayat değil bizlerdik adaletsiz olan. Kendi çıkar ve menfaatlerimizi düşünmekten, “ben” duygusu ile yaşamaktan çevremizi göremez olmuştuk. İnsana değer vermeyen, maddeye dayalı sistem içinde sadece bir piyonuz. Şahı korumakla görevliyiz.
Hemen bir devlet düzeni kurdum, ülkede yaşayan ihtiyaç sahiplerinin ayaklarına giderek, eksikliklerini gideren, yaşlılar, kimsesizler, sokakta kalanlar için yerleşim yerleri olan, tinerci çocukların olmadığı, insanların gülümsediği, yarın kaygısı yaşamayan, herkesin devlet güvencesi altında olduğu, adalet ve huzurun olduğu bir ülkeyi kurmak hiçte zor değildi. Ben bu sistemi kurarken telefon sesi ile kendime geldim.
-Efendim dedim.

Karşıda ki ses;
-Hayırdır Özlem Hanım bir problem mi var? demez mi!
Arayan kapıda ki güvenlikti.
-Anlamadım, ne problemi? Bir yandan da amcayı takip ediyordum.
-Neredeyse on dakikadır camdan bakıyorsunuz, yapabileceğim bir şey var mı?
-Hayır, teşekkür ederim, dur bir dakika Musa efendi, sokağın karşısında, börekçinin önündeki yaşlı adamı daha önce gördün mü?
-Elinde çuvalları olanı mı?
-Evet onu.
-O bizim Ahmet amca, bu gün biraz geç kalmış, hep 9.00 gibi gelirdi.
-Ne yapar buralarda.
-Bizden ve yukarıda ki fabrikadan çıkan kartonları toplar. Bizde onun için ayırıp gelince veririz. Tahmin ettiğiniz gibi satıp para kazanmaya çalışır.
-Kimi kimsesi yok mu, bu adamcağızın
-Bir evladı var, oda hayırsız çıktı. Kim bilir nerelerde. Ne arıyor ne soruyor, böyle evlat olacaksa hiç olmasın. Üç kuruş yaşlılık parası alıyor, her gün topladığı kartonları satıyor, bir hanımı var bir görsen melek sanki.
Musa, efendi kendisini kaptırmıştı, bu adama yeter ki bir dinleyen bulsun, susmak bilmezdi, biraz daha dinlersem adamcağızın yedi sülalesini anlatacağı kesindi.
-Tamam tamam yeter bu kadar sağ ol.
Telefonu kapatıp, kontrol edilecek evraklarımın başına döndüm. Evet, yaşlı teyze haklıydı, avara kalmıştım. Üretim, arıza formları arasında gelip giderken bir anda hayıflanmaya başladım.
Yirmi yıldır gelip gittiğin yerde bile, sürekli kapının önüne gelen adamcağızı tanımıyorsun, hiçbir şey düşündüğün gibi değil işte. Fabrikaya adım attıktan sonra, dış dünya ile bağımın bir pencereyle bağlı olduğunun farkına daha yeni varmıştım ne yazık ki.
Bir dakika bir dakika; Musa efendi “Tahmin ettiğiniz gibi demişti” değil mi, yanlış hatırlamıyorum.
Yok canım daha neler… Gayet normal bu cümleyi kurması. Kim görse o kartonların satılmak için toplandığını tahmin edebilir…

***
İşten çıkmak için hazırlandım, yağmur dinmişti. Bu gün, bu havada kimseyle buluşmak istemiyordu canım. Evimin yolunu tutmak en iyisiydi. Allah’tan kapıda, Musa efendi yoktu. Giderayak, bir ara bir derede bir yolunu bulup, hikâyenin geri kalanını anlatıp lafa tutacağı kesindi.
Rumeli‘den gelmişler yıllar önce. Şivesinden belli olmazdı Rumelili olduğu, yıllardır İstanbul’da konuşması da değişmişti. Ancak ne kadar değişse de bozuk Türkçesi hemen dikkat çekerdi. Ne Rumeli, ne de İstanbul şivesine benzerdi. Sevmesem de kullanmak zorunda olduğum bir kelimedir ‘kozmopolit’. Türkçeye yerleşen fakat eğreti durur. Aynı bu şehrin binaları gibi. Bende günün modasına uyayım bari. Kozmopolit bir şehir olan İstanbul’ da, İstanbul Türkçesi ile konuşmasını beklemem aptallıktan başka bir şey değildi elbette.
İyi ki yağmur dinmişti, şemsiye taşımak zorunda kalmayacağıma sevindim, nefret ederim şemsiye taşımaktan. Rüzgara karşı koyamayıp ters dönenlerimi, elinizi tutmak istemeyen yaramaz çocuklar gibi kaçmaya çalışanlarımı dersiniz. Kaçırmamak için, sarılırsınız iki elinizle ya da ters dönenleri çevirmek için uğraşırsınız bir zaman.
Beş on dakika bekledikten sonra gelen minibüse işaret ettim. Zang diye tam önümde duran şoförün mesafe ayarlama yeteneğine hayran kalmıştım. Kimileri sizden ya metrelerce aşağınızda yada metrelerce yukarınızda durur. Binerken şöyle bir göz geçirdim, benimle birlikte üç kişi vardı. Parayı uzatırken şoför koltuğunun yanındaki yazı gözüme ilişti. ‘ Çekemeyenler anten taksın’ Şoförlerin duygularını dolandırmadan anlatmalarına, yalansız dolansız fakat kıvrak anlatımlarına iyi bir örnekti.
-Çekemeyenler anten taksın, akşam facebooktan paylaşsam mı? Herhalde tüm arkadaşlarım, kafayı yediğimi düşünürlerdi…
Minibüsten indikten sonra, metroya binmek için on dakikalık yürüme yolum vardı.
Hızlı hızlı yürümeye başladım, sanki atlı kovalıyordu arkamdan. Bir anda kap kara gözleriyle hayalimde canlandı. Nereye koştururlar diye yorum yapmıştım, şimdi ben koşturuyorum, ben nereye yetişeceksem sanki.
Birileri de benim hakkımda aynı şeyleri düşünüyor olabilir?

Hızlı adımlarla ilerlerken, iki kişinin gölgesi sanki benimle birlikte geliyordu.
-Allah Allah benimi takip ediyorlar? Yok canım olamaz, karanlıkta evham yaptım herhalde.
Tam köşeyi dönerken tok bir ses,
-Bir saniye hanım efendi;
Duymamla, sese yönelmem bir oldu. Cevap vermek için biraz yavaşladım.
-Bana mı dediniz; Demeye kalmadan, biri sağ yanımda diğeri de sol yanımda, yağmur sonrası toprakta biranda biten mantarlar gibi bitivermişlerdi.
-Evet, siz!
Tok sesli olan, esmer, uzun boylu, orta yaşın üzerinde idi, diğeri ise zayıf, kumraldı. Esmer uzun boylundan gözünü ayırmıyordu. Yanlış yapmaktan korkar bir hali vardı. Tok sesli olan kimliğini göstererek
-Biz emniyetteniz. Sizi tevkif ediyoruz.
Tevkif etmekte neydi, bu kelimenin anlamını bilecek kadar yaşım ileri değildi ki.. Topu topu kırk yıl. İtiraf etmek gerekirse bu sözün anlamını bilmeyecek kadar da genç değildim.
-Neden, tevkif ediyorsunuz? Kime ne yapmışım, suçumun ne olduğunu söyler misiniz?
-Düzene karşı gelmekten, yeni devlet düzeni kurmaktan,
-Anlamadım ne zaman devlet düzenine karşı gelmişim, olamaz saçmalık bu. Bu güne kadar hiçbir suça karışmayan ben, devlet düzenini yıkmışım, siz her halde başkasıyla karıştırdınız.
-Bizimle geliyorsunuz, uzatmayın. Devlet düzenini yıkıp, yeni düzen kurmak tan, tevkif ediyoruz.
-Bak yine tevkif dedi…
-Zorluk çıkarmayın, sizin için iyi olur. Saçmalık nasıl zorluk çıkarabilirim ki, iki yanımda iki izbandut. Çömez olan nazik bir şekilde,
-Lütfen Özlem Hanım.
-Tamam memur bey geleyim de, benim düzeni yıkmam mümkün değil ki bir başıma. Keşke öyle bir imkanım olsa.
-Bu söyledikleriniz suça meylinizi gösterir. Çömez memurun sesindeki ürkeklik ten cesaret alarak,
-Lütfen saçmalığa bir son verin.
Nasıl bir düzen getirmiştim acaba? Cumhuriyetin yerine krallık kurmuşumdur belki. Belki de saraylarda saltanat sürmüşümdür. Ne güzel olurdu diktatör olup herkesi, karşımda susturmuş olsaydım.
-Kendine gel saçmalama, alıp götürürlerse görürsün sefa sürmeyi, Allah düşürmesin bunların eline deyip, bir yandan da nasıl düzeni yıktım diye düşünmeye başladım. Bir anda iş yerinde olanlar aklıma geldi. Adaletsizlik karşısında kurmaya çalıştığım devlet düzenini hatırladım. Acaba sebep bu muydu.
-Yok canım olamaz, sen de abarttın dedim kendi kendime. Fakat şüphe kurdu bir kere dadanmıştı beynime, oyuyordu sanki.
Nazik davranışından cesaret aldığım çömez memura dönerek,
-Siz, yarın korkusu olmayan, herkesin devlet güvencesi altında, adalet ve huzurun olduğu sistemden mi bahsediyorsunuz?
Tok sesli olan çömezin cevabını beklemeden atıldı.
– Evet, ondan. Nasılda biliyorsun suçunu!
-Saçmalamayın lütfen, böyle bir şey olamaz. Fiili bir eylem yok ortada. Ben sadece düşündüm, fiili eylem yoksa suçta yoktur öyle değil mi? Sadece düşündüm!
-Biz de fiili eylemden bahsetmedik. Düşüncelerinizde devlet düzenini yıkıp, yeni sistem kurdunuz.
-Ben sadece düşündüm, düşüncenin suç olduğunu bilmiyordum. Bilseydim düşünmezdim, inanın.
– Hadi yeter bu kadar, gidiyoruz!
Ne söylersem fayda etmeyeceği kesindi. Sessizce dediklerini yapmaktan başka çarem yoktu. Demek ki, düşünmekte suç olmuştu. Tok sesli izbandutun kolumu kavramasıyla parmak uçlarım bembeyaz olmuştu.
***
Gözlerimi açıp kendime geldiğim de sol kolumu tutuyor, pür dikkat parmak uçlarıma boş boş bakıyordum. Zangır zangır çalan telefonun sesini bile duymuyordum. Bu şekilde ne kadar kaldığımı bile hatırlamıyorum, tek hatırladığım bu günün pazartesi olduğuydu…

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın