Deneme

Zeynep Kasap ve Son yazısı

Sen ki Bir Orman

Ben Dalında Serçe,

Caddenin ortasında karşı tarafa koştur koştur geçerken en beklenmedik zaman da hayır yanlış oldu burası. Belli ki benim beklemediğim o an ama hayat için en uygun zaman mı ki? Telefonum çalıyor. Bakıyorum sen. Açıyorum, Zeynep, diyorsun  “kurtulman lazım bu gönül işlerinden” şaşkın kalıyorum öylece bir an. Sözünün devamını doğru dürüst dinleyemiyorum. Ben giriyor araya. Neredeyim ben burada işim ne kim bu yanımda ki? Neden buradayım neden en değerli zamanım şu an şu belirsizlikle harcıyorum. Ya da baştan belli olanın yanında oyalanıp duruyorum. Peki ya sen nereden bildin gördün de böyle, pat diye arayıp söyledin durup dururken. Kurtulmam lazım bu gönül işlerinden. İyi de gönül işim var mı ki benim zaten. Yok. Uzun zamandır hayatımda kimse yok. Öyleyse düzene sokmam gereken bir ilişkim de yok. Neden afalladın öyleyse diyorum kendime. Gönül işi deyince illa aşk mı anlamak gerek. Diyelim ki aşk, bulamıyorum ya da aramıyorum o beni bulsun istiyorum gelsin ve bulsun beni. Biliyorum. Bu çağa pek uymuyorum. Adım atamıyorum korkuyorum belki de. Kurtulmam lazım ama neyden? Belki kendimden. Hayatımda biri olsun dediğim zamanlar da adımlarımla sözlerimin ne kadar zıt olduğunu fark ediyorum hemen. Kaçıyorum. Sevmekten değil elbet. İstediğim gibi sevilmemekten istediğim gibi sevilmeyeceğimi hissettiğimden. Bir çay içimi yetiyor, bir duruş, bir söz ya da söylenmeyen. Çünkü sevecenlikle elimi tutacak o seven sayan ruhunu öncelikli tutan o aşıklar yok. Anlıyorsun bir bakıştan bir gaftan belki bir düşüncesizlikten. Kaçıyorum bende durmadan. Ah bu insanın içindeki his. Anlamak zor iş, anladığını ispatlamak daha zor.Aşk olsun arkadaşlık olsun mış, miş gibiler için hayır diyemediklerim için minik minik anlar bile olsa hayatımdan ne kadar eksiltiyorlarmış meğer. İnsan bir an durup düşünmeyince fark edemiyor bunu. Koşarken göremiyorsun yaşamın huzurunu ahengini dengesini. Ömrünü azar azar derken nasıl da hızla tükettiğini.

Kırılır üzülür ya da ayıp olur diyerek konuşmak istemediğim halde açılan o telefonlar yazmak istemesem de cevap verdiğim mesajlar hadi bir çay içelimlere önce hayır deyip sonra kendimi çay içerken bulduğum mekanlar. İşte o anlardan biri daha. Sahi ne işim var bugün burada. Sevdiklerime gitmek isteyip gidemeyişlerim aramak isteyip aramayışlarım bakmak isteyip bakamayışlarım konuşmak isteyip konuşamayışlarım hep bir çekinme hep bir rahatsız etme korkusu reddedilme korkusu hep konuşmalarımın sıkacağı endişesi varken içimde; ama neden peki neden bazen de olmak istemediğim yer de çok da mutlu olmadığım bu yerdeyim? İşte yine uzaklardan sezdin geldin sarstın beni. Dostum, arkadaşım, ağabeyim, ustam. Kimsin sen? Hepsi.

Bugün kâğıda döküyorum içimi ya, beni aramanın ardından üç gün geçti. Önce kendimle konuştum sonra dedim, Sen neden bilmeyesin ki sana söylediklerimi.

Şimdi bunları sana küçük evimden yazıyorum. Küçük evimin küçük odasının alçak tavanlı küçük penceresinden neşeli kuş sesleri geliyor. Ama nasıl sanki dışarıda bir orman. Sen belki bunu okurken gözlerinde canlandırdığın bu an hoşuna gitti. Kim sevmez ki ormanı, kuş seslerini. Bende senin gibi gözlerimde canlandırayım ona inanayım diye yaklaşmıyorum pencereye. Sesleri duysam yeter. Bakarsam canım acıyacak yine. Dip dibe evler bir küçücük alan. O küçücük alanda küçücük ama inadına yeşil dimdik duran bir ağaç. Hep orada toplanır bütün kuşlar. Kim bilir başka ağaçlar nerede varlar. Aramaktan yorulmuş serçeler. Epeydir kimsesizler. Uzak çok uzaklarda kim bilir hangi binaların arasında sıkışıp kalmış diğer kuşlar. Neşeli kuş sesleri diyoruz duyunca. Belki de imdat çığlıkları atıyorlar. Bilmiyoruz. Bir ses tek bir ses nasıl da bir umudumuz oluyor ansızın bir kuşun bir ağaç bulabilme ümidi sevinci ya da hüznü. Belki sevinçleri ve hüzünleri de hep iç içe gizli. Sevinç mi çığlık mı? Peki ya bizim? Bizde onlar gibi miyiz? Yo, cevap verme bilmek istemiyorum sıkışıp kaldığımızı. Uzaktan bakayım o pencereye. Yaklaşmadan. Korkmadan ürkmeden üzülmeden.Gulyabanileri yeşil ormanları taşları kuş sanayım. Hayallerle yaşayayım. Zaten hep sanrılardan ibaret değil mi yaşam?

Nasıldır senin şehrin, bilmiyorum. Bu kente dayanmak zor. Her şey çok hızlı. Her şey çok hızlı başlıyor ve bitiyor. Kırk altı yaşımdayım. Hala gencim. Dışarıdan bakınca. Oysa…onca sigara onca kendini bırakış çoktan ölmeliydim. Aklım ermiyor hiç. Nasıl çabuk gitmiş nasıl çabucak gidiyor birer birer herkes. Azrail bana yaklaşmıyor. Benimse istememe rağmen kendiliğimden gidesim yok yine de. Hem gidip ne yapacağım. Orası da burası gibi muallak. Sisli belirsiz bir meçhul. Bıraktım kendimi, gittiği yere kadar.

Yaşımdan neden bahsettim bilmiyorum. Daha genç, ya da daha yaşlı olunca daha mı mutlu olacağım. İnsan denen şey hep huzursuz bir varlık. Hep bir şeyler bekleyen ne beklediğini kendisi de bilmeyen. Beklediği gelse de görmeyen görse de vazgeçen huysuz. Her vazgeçiş bir çizgi her acı her hüzün bir çizgi. Sonra da geç aynanın karşısına bu çizgiler nereden çıktı daha dün yoktu. Gülerler hemen kaç yaşına gelmişsin. Normal. Hiç tasasız gamsız kaygısız ol bakalım yaşlanıyor musun öyle kolay kolay….

Uzun zaman bir damla yağmur görmemiş topraklar gibi kuruyor içimdeki o coşkun nehir. Oturup seyrediyorum hiç kıpırdamadan. Neşeli çocuk en son ne zaman söyledi o en sevdiği şarkıyı? Halbuki hiç susmazdı.

Her şey geçip gidiyor. Bende. Geçip gidiyorum yavaş yavaş. Ölüm var. Ölüm var ama yaşamak? Yaşamak da var. Yoksa neden acısın içimiz. Niye didik didik didikliyoruz. Her şey kum saati dolana kadar.

Hayat. Böyle tek kelimeyle anlatıvermesi ne kolay. Anlatmayı yazmayı seviyoruz oysa uzun uzun. Bıkmadan. İnsan zaten hep yazıyor diyorum ardından. Yazdığının çoğu zaman farkında olmadan. Ah o zihin hiç susmuyor. Yakalayabildiklerimizin minicik bir kısmını ancak kâğıda geçirebiliyoruz. Yazıyorum ben de kendime yetişebildiğim kadar. Yazmak başka yaşamak başka tıpa tıp uymuyor hiç birbirine.

Her seçtiğim hikâyede çuvallıyorum. Yaramaz bir çocuk sevinçle koparıp aldığım elimdeki karahindiba ’ya puf demiş de tüm tüyleri dağılıvermiş gibi dağılıyor yeni bir umutla koştuğum her hikayem. O çirkin çocuk aptal aptal gülüyor suratıma bakıp bir de. Beni mutsuz eden her şey çirkinleşiyor gözümde. Onun mutluluğu benim mutsuzluğum oluyor onun çirkinliği bende. Her seçim diğer seçimi yutuyor böylece.

Yine de zor olmuyor yeniden çıkıyorum toprak yola. Unutuyorum ama yolumun üzerinde olursa mutlaka göreceğim karahindibamı. Biliyorum. Ben yola düşeyim de ister bitsin ister bitmesin hikayem. Yazmaya başlayıp da tamamlayamadığım hikâyeden kurtulmak kolay. Peki ya o hiç yazmaya başlayamadığım hikâye? hikayeler? Beynimi her gün her saat kurt gibi kemiren. Neden elim bir türlü varmaz kaleme. Oysa aklım da onda fikrimde. Neden korkuyorum? Ya da korkuyor muyum gerçekten? Belki yıllar önce bir arkadaşımın dediği gibi “her şeyin bir zamanı var”  eğer öyleyse demek ki ölmem için de biraz daha vakit var. Tamamlanmadan gitmez kimse. Bekliyorum.

Kurtulmam lazım bu gönül işlerinden. Ama nasıl? Bilmiyorum. Biri gelse karahindiba yerine kalbime puf dese. Ben de yaşasam hüzün nedir yitirmek nedir ulaşamamak nedir hiç bilmeden ot gibi, öylece.

Şarkım bir gün bitse bile ulaşsam o uzak kıyıya. İmkânsız diye bir kelime olmasa. Ah bir ulaşsam…

Zeynep KASAP/ İstanbul-2022

***

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın